Berfin, Uğur için de yaşar, üretir mi acaba?

Ali Mert

Haziran 19, 2009 

Bugün bazı gazetelerin ilk sayfalarında, 11 ve 12 yaşlarında iki çocuk var. Birinin adı Kürtçe’den, diğerininki Türkçe’den.

Adı Türkçe’den gelen, “babasının PKK’lı olduğu iddiası” ile gerçekleştirilen bir operasyonda katledilen Uğur. Adı Kürtçe’den gelen, İtalya’nın Fermo kentinde düzenlenen “16. Uluslararası Andrea Postacchini Keman Yarışması”nda dünya ikincisi olan Berfin.

Yargıtay 1. Ceza Dairesi, “sırtından sıralı biçimde ateşlenmiş 9 kurşun yarası bulunduğu, silah tutacak yaşta olmadığı ve olay yerinde çatışma izi bulunmadığı” yönündeki adli tıp raporlarına rağmen, Uğur Kaymaz’ın ölümünden sorumlu tutulan 4 polis memuru hakkında daha önce verilen beraat kararını onamış.

Bilkent Üniversitesi Müzik ve Sahne Sanatları Fakültesi Müzik Hazırlık İlköğretim Okulu öğrencisi Berfin Aksu’dan ise, henüz 11 yaşında olmasına rağmen herkes “Türkiye’nin ikinci Suna Kan’ı” diye söz ediyormuş.

Berfin, çocuğunuza isim olarak seçmekte zorlanacağınız, nüfus müdürlüğüyle takışabileceğiniz endişesiyle uzak duracağınız isimlerden değil mi? Kardelen derseniz, solcudur diye biraz kıllanırlar ama sorun yok; Berfin derseniz, kıllanmanın ötesine geçerler, mesele çıkabilir. Gerçi artık böyle isimlerde sorun çıkarmayan daha “demokratik” bir ülkemiz var değil mi? Yine de geçtiğimiz Ağustos ayından şöyle bir haber de var: “Diyarbakır Valiliği tarafından genel ahlaka aykırı, ayrımcılığa ve bölücülüğe yol açabilecek nitelikte olduğu gerekçesi ile Berfin adına veto. Kayapınar Belediyesi tarafından açılacak parka Berfin adı verilmesine izin çıkmadı.” (http://www.radikal.com.tr/Default.aspx?aType=Detay&ArticleID=894413&Date=19.08.2008&CategoryID=77)

Uğur adı için böyle bir sorun da yok, haber de yok. Ama Uğur’un sırtında sıralı biçimde ateşlenmiş 9 kurşun yarası var. Buna rağmen, 21 Kasım 2004 tarihinde, henüz 12 yaşındayken Uğur Kaymaz’ın hayatını karartan kişiler hakkında alınan son kararda, “polislerin meşru müdafa yaptıklarını” belirten bir hukuk da var!

Berfin, Kürtçesi ve Farsçasıyla karda açan bir çiçek türü, kardelen ya da kar tanesi.

Uğur, Türkçesi 9. yüzyıla kadar uzanan, bazı olaylarda görülen ve insana iyilik getirdiğine inanılan belirti veya bazı nesnelerde var olduğuna inanılan iyilik kaynağı. Sözcüğün kökeni “ogur” ise “tesadüflerin denk gelmesi” anlamındaymış.

Bugün, Uğur ve Berfin’in adları/haberleri gazetelerin ilk sayfalarında tesadüfen denk geldi.

*

Yıllar önce, ben de bir dergide tesadüfen Erdal’a denk geldiydim.

“12 Eylül sonrası” diye de adlandırılan 80’li yılların ortalarını geçtiydik,  18 yaş civarı olmalıyım,  2000’e Doğru dergisinin kapağında tesadüfen görüp haberini okumuştum. 17 yaşında idam edilen gencin, 12 Eylül’ün “ibretlik idamları”ndan birinin öyküsü, etkileyici bir dille anlatılmıştı. Kısacık ama insanın içine işleyen bir yaşam öyküsü, Erdal Eren’in öyküsü.

O günlerde, “eski solcu”luk pek revaçtaydı. “21 yaşına kadar sosyalist/devrimci olmayan, 21 yaşından sonra sosyalist/devrimci kalan enayidir” gibi görüşler havada uçuşmaktaydı. 21 yaşın altındaydım, henüz “sorunlu bölge”ye girmemiştim yani. Yine de, dünya görüşünün, gerçekleri açıklama gücünün, değiştirme iradesinin, eşitlik arayışının ve ötesinde devrimci heyecanın böyle “çocuk oyuncağı” yapılmayacağının farkında, bu dönekçe sözlere kızgınlığımla, “bunlara inat, hep sosyalist kalacağım” diyebileceğim, geleceğe uzanabileceğim dayanaklar arıyordum. Üniversitede herkesin “gelecek kaygısı” farklı oluyor demek ki!

Solculuğuma, devrimciliğime ve “dönmezliğim”e, belki de çocukça dayanak oluştururken; “bundan sonra, biraz da Erdal için yaşayacağım” diye bir “yaşama gerekçesi” bulduydum!

Bunaldığım belli dönemlerde aklımın etrafında dönerek yeniden açığa çıktı: “Erdal için de yaşıyorum ben.  Hani ileride bir şeyler üretir, ortaya koyabilirsem, içinde Erdal da olacak”.

Sözümü daha “doğrudan” tutabilmek için, Kadıköy’deki Kenan Evren Lisesinin adının Erdal Eren Lisesi olarak değiştirilmesi için yürütülen kampanyanın öyküsünü de yazmaya çalışmıştım. Takdiri elbette bana kalmaz ama kendimce diğer yazdığım/yaptığım şeylerle de, “doğrudan” olmasa bile, sözümü tutmaya çalışmaktayım.

*

Berfin daha küçük. Ama yaptığı işler büyük.

Bugünkü gazetelerin ilk sayfalarında kendi haberlerini büyük bir sevinçle okurken, Uğur’un haberi de gözüne çarpmış mıdır acaba?

Gözüne çarpan bu haberi okumuş mudur?

Okurken aklından geçmiş midir?

“Bundan sonra biraz da Uğur için yaşayacağım”…

(www.haberveriyorum.net)

 

MAYIS 2009 DEĞERLENDİRMESİ

Mayıs, İşçi Bayramı’nın çelişkili tatiliyle başladı.

AKP hükümeti Nisan ayı içinde hiç beklenmedik bir biçimde 1 Mayıs’ı “resmi tatil” ilân eden yasayı meclisten geçirdi; ancak bu yılın 1 Mayıs’ını da kendi kafasına göre tatil ilân etti. Oysa bir devletin, içinde bulunulan yıldan bir günü tatil ilân etmesi uluslararası ilişkilerde olanaksızdı; tatillerin en geç bir önceki yıl ilân edilmesi gerekiyordu.

Böylece Mayıs ayına, siyasal iktidarın resmi tatil diye yutturmaya çalıştığı, gerçekte ise 2009 yılı içinde resmi tatil ilân edilmesi olanaksız olan 2009 1 Mayıs’ı ile girdik.

Siyasal iktidarın 1 Mayıs çelişkisi bununla bitmiyordu. 1 Mayıs’ı tatil ilân eden hükümet, bu yasanın gerekçesini, kendine bağlı polislerine anlatmayı unutmuştu. Bütün 1 Mayıs’larda düşman saldırısına karşı koyacakmışçasına kafaları doldurulan polisler, bu 1 Mayıs’ta da temsilî düşmanı simgelediğini düşündükleri işçilere yönelik her yılki saldırılarını sürdürdüler. Kendilerine belletilen “düşman”a sunacakları geleneksel armağanlarını sabah erkenden hazırlamışlardı: Cop, biber gazı, basınçlı su.

Her şeye karşın, işçiler ve başka 1 Mayıs’çılar bu 1 Mayıs’ta “makûl sayı” saçmalıklarıyla da boğuşarak Taksim’e çıkmayı başardılar. 1978 1 Mayıs’ından tam 31 yıl sonra, 1 Mayıs Taksim’de kutlandı. Alana giremeyen binlerce gösterici ise ara sokaklarda yine cop, biber gazı, basınçlı suya maruz kaldı.

Cumhuriyet gazetesi, halka yönelik “uyarıcı dil” arayışını sürdürüyor: 3 Mayıs 2009 Pazar günkü Cumhuriyet, demir parmaklık görüntüsünün ardında “Basın Özgür mü” ve sağ alt köşede daha önce de yönelttiği “Biz Susarsak Kim Konuşacak?” yazılı soruların olduğu tam sayfa bir üst kapakla çıktı.

Ulusal bağımsızlıkçıların birçoğunu, 2000’lerin başlarında saplandıkları AB’cilikten kurtarmakta büyük katkısı olan Erol Manisalı, yazılarıyla, konuşmalarıyla tüm Türkiye’ye sunduğu bu katkının bedelini şimdi içerde olmakla ödüyor. Manisalı’yla birlikte gazetenin köşe yazarı Mustafa Balbay’ı da Ergenekon davasına kaptıran Cumhuriyet’in, “etkin dil” arayışlarıyla iktidara karşı direnci devam ediyor.

4 Mayıs pazartesi akşamı Türkiye, Batman’da 44 kişinin öldürüldüğü düğün saldırısı haberiyle sarsıldı: Bir düğün evini basan yüzleri maskeli kişiler, kadın, çocuk, hâmile, yaşlı… hiçbir ayrım yapmadan, düğünde toplanmış kalabalığı otomatik silâhlar ve bombalarla tarayıp kaçtı. En vahşi aşiret kavgalarında, en vahşi kan dâvası cinayetlerinde bile kollanıp saygı gösterilen gelenek ve değerlerin ülkemizde şimdiye dek görülmemiş biçimde ayaklar altına alındığı bu tuhaf saldırı, Türkiye’ye yabancılığıyla, başka türlü bir soruşturmayı ve kuşkulu bir gazetecilik araştırmasını hak ediyor. Ülke tarihinde kara bir sayfa olarak yerini alan bu canavarlığın, korkunç ve çok tehlikeli bir kültür değişiminin göstergesi olarak incelenmesi gerekiyor.

ABD’nin ve iktidarın yeni Kürt açılımı ve PKK’yı siyasallaştırıp meşrulaştırma plânı çerçevesinde Mayıs başında Milliyet gazetesi, yazarı Hasan Cemal eliyle bir propaganda kampanyası başlattı: PKK röportajları ve yorumları haftalar sürdü. Bu yayınlardan birinde Karayılan’ın geçmişteki 30 silâhsız askerin öldürülmesi olayıyla ilgili olarak şöyle dediği ileri sürüldü: “Kendi başına bir olay. Biz emir vermedik. Arkadaşlarımız kendi duygularıyla yapmışlar. Üzgünüz.” Ardından ay sonunda PKK, mayınlı bir saldırı gerçekleştirdi. Aynı gazete olayı şöyle duyurdu: “Kürt sorunuyla ilgili tartışmalar yoğunlaşırken, Çukurca’dan gelen acı haber Türkiye’yi sarstı. PKK’lı teröristlerce önceden yola döşenen mayın, operasyona giden askerlerin geçişi sırasında patladı, 6 asker şehit oldu, 8 asker yaralandı.”

Kuzey Irak’a bomba yağdı.” Gazete, mayın patlamasının ardından “Kuzey Irak’taki kalabalık bir terörist grubun bombalandığını” da iştahla haber geçti. Bu, sermaye medyasının tavşana kaç tazıya tut mantığını bir kez daha sergiledi.

Sosyal devlet” kavramının iyice unutturulduğu Türkiye, emperyalist Fransa’da devletin, isteyen her Fransız’a istediği bir gazeteden bir yıllık abonelik vereceği haberine tanık oldu. Devletten yurttaşa yönelik birçok hakkın kaldırılıp sadakanın kurumlaştırılmaya çalışıldığı Türkiye’de, Fransa’nın basın sektörünü korumaya yönelik “herkese gazete hakkı” biçiminde somutlaşan tutumu, oldukça şaşırtıcı bir ayrımdı.

İstanbul’un en seçkin, en kalabalık alanlarında, en kötü müzik örneklerini en kötü müzik aletleri, en kötü sesler ve en kötü söyleyişlerle sergileyerek çevreyi kirletenlere, camları titreterek geçen sokak satıcılarına her gün rastlayabiliyoruz. Oysa aynı yerlerde sokak tiyatrosu yapmak isteyenler polisin hışmına uğruyor.

Mayısın ilk haftasında Kadıköy’deki Beşiktaş iskelesi (eski iskele) önünde sokak tiyatrosu yapmak isteyen Yenikapı Tiyatrocuları polis tarafından engellendi. Gerekçe, o noktanın “stratejik” olması. Gerekçenin ortaya çıkardığı gerçek: Tiyatronun polis tarafından “stratejik sanat” sayıldığı. Yenikapı Tiyatrosu’nun uslanmayan oyuncuları daha sonra İzmir Kemeraltı girişinde de oyunlarını sergileyip basın açıklaması yapmışlar. Sonuç: Gözaltı.

Meram Belediyesi bayan voleybol takımı çeşitli bahanelerle; sporcular ve ailelerinin açıklamalarına göre ise, bayan voleybol takımının doğal spor kıyafeti, yani şortları nedeniyle kapatıldı.

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, Sel Yayınları’nın Cin-Sel dizisindeki üç kitap için, müstehcenlik savıyla dâva açtı. Suçlanan kitaplar, Ben Mila’nın Perinin Sarkacı, Guillaume Apollinaire’in Genç Bir Don Juan’ın Maceraları, Fransız P.V.’nin yayıma hazırladığı Görgülü ve Bilgili Bir Burjuva Kadınının Mektupları.

Hrant Dink’in öldürülmesi üzerine Ozan Arif’in okuduğu kin ve nefret müziğinin sözlerini yazan “türkücü” İsmail Türüt, cinayeti öven bu sözlerinin ve müziğin aynı doğrultudaki klibinin hâlâ “apaçık bir cinayet övgüsü” sayılmamış olmasından cesaret bulup ikinci manzumesini yazdı: Her şeyi birbirine karıştıran sığ kültürlüler arasında yeşeren ve yine Ermeni ve aydın düşmanlığından beslenen sözde sanatsal tepkilerin bu son örneğinden bir bölümü, ırkçı faşistlerden yandaş olabileceğini sanan ulusalcı-sol yurtseverlere belki bir uyarı olabilir diye raporumuza alıyoruz:

Sahte aydın gömleği giyenler kulak versin
Mesul diyen şu halkı yiyenler kulak versin
‘Hepimiz Ermeniyiz’ diyenler kulak versin
Kıbleye karşı yaptı alayınız çişini
Sizin gibi aydının 7’den 70’ini”

Türkiye’de çağdaşlaşma örnekleri: Aşağıdaki haber de, Türkiye’deki “çağdaşlaşmayı, ilerlemeyi en iyi gösterenlerden biri olduğu için seçildi. 8 Mayıs 2009 tarihli Akşam gazetesindeki Ali Ekber Ertürk imzalı habere göre:

Başkanlık, fetva hattına bırakılan 'Flaşbelleğe dua ve ayet yükleyip muska yerine kullanabilir miyim?' sorusuna 'evet' yanıtı verdi. Kuran'ın da flashbelleğe yüklenip taşınabileceğini açıkladı.

Laik Türkiye Cumhuriyeti’nin Diyanet İşleri Başkanlığı’nın haberdeki fetvası şöyle:

Kuran'ı, ayetleri, flashbelleğe yükleyip yanınızda taşımanın mahzuru yoktur. Önemli olan niyettir. Sadece Kuran'ı bir yerlere yazmakla, yüklemekle olmaz. Kâğıda ayetleri yazıp taşımakla flaşbelleğe yükleyip taşımak da aynı anlama gelir. Ama böyle bir uygulama yok. Bunun bir mânası yok. O mânayı kendi zihninizde taşır, gereğini yaparsanız Allah zaten sizi korur. Muska birinci derecede sizi koruyan bir şey değildir. Kuran'ın içeriği sizi korur. Dünyevi bir meselede önce gerekli olan tedbirleri yapmalı, sonra işi Allah'a havale edip O'nun koruyuculuğuna sığınılmalıdır, 'Yarabbi ben elimden geleni yaptım sana sığınıyorum' denilmelidir. Kuran'ı bilinçle taşırsanız bir faydası olur. Ama o bilinç olmadan, sadece üzerinizde olmasıyla fayda olmaz.”

Dünya ülkeleri arasında yapılan araştırmalarda Türkiye’nin artık birincilikleri de var. Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü OECD’nin raporuna göre Türkiye, “boş vakitlerin eş-dost ziyareti ve arkadaş buluşmalarındaki eğlencelerle geçirildiği ülkeler” sıralamasında birinci olmuş. Ayrıca, üniversite mezunu işsizlerin sayısına göre de, Türkiye birinci sıradaymış.

Ergenekon hırpalaması, Türkân Saylan’ı da yok etti: Ergenekon sanıklarından Profesör Türkân Saylan’ın kanserli bedeni, son yaşadıklarına dayanamadı. Ergenekon dâvasındaki gözaltı dalgalarından birinde evinden alınıp sorgulanan ileri derecede kanserli Türkân Saylan’ın yaşlı ve hasta bedeni, karşı karşıya kaldığı güçlük ve yoksunluklara daha fazla dayanamadı ve Saylan’ı sonsuzluğa göçürdü. 19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramı’nda on binlerce kişilik bir kalabalıkla uğurlanan Saylan, gözaltına alınışının yarattığı tepkilerle hükümeti ürkütmüş ve iktidar cephesinde küçük de olsa çatlaklar yaratmıştı.

Kültür Bakanı Ertuğrul Günay’ın Türkân Saylan’ı sözde savunurken, hükümetle yargıyı bir gördüğünü apaçık belli eden ve Ergenekon Dâvası’nda Saylan’ın görmezlikten gelinmesini isteyen tepkisinde ise, hem dâvanın siyasal niteliği hem de bakanın hukuk anlayışının düzeyi sırıtıyordu.

Genco Erkal, Engin Cezzar, Gülriz Sururi, Nedim Saban ve Tilbe Saran’ın öncülüğünde tiyatro sanatçıları “özgürlük ve demokrasi” için Galatasaray’dan Taksim’e kadar yürüdü. Haldun Dormen, Rutkay Aziz, Müjdat Gezen, Cihan Ünal, Cüneyt Türel, Orhan Aydın, Ferhan Şensoy, Levent Kırca, Fazıl Say, Tarık Akan, Gürer Aykal da eyleme katılan sanatçılar arasındaydı.

Şehir Tiyatroları’nda Orhan Alkaya’nın yerine Ayşe Nil Şamlıoğlu atandı. Yapılan değişikliğin tepki görmesi, görevden almanın bir uyuşmazlık sonucu olduğunu da ortaya koymuş oldu.

Uluslararası Şiir Festivali’nin ikincisi yapıldı: Egemen Berköz, Sedat Ümran, Ülkü Tamer, Gülten Akın, Nilay Özer, Oya Uysal, Arif Ay, Eray Canberk, Veysel Çolak, Şeref Bilsel, Ataol Behramoğlu, Betül Tarıman, Niels Hav, Zilhad Klujanin, Fadhil Al Azzavi, Mourid Barghouti, Astrid Lampe, Breyten Breytenbach, Kim Hang-sook, Luis Garcia Montero, Anzhelina Polonskaya, Joachim Sartorius, Mel Kenne, Bogdan Cretu, Doina Ioanid, Sorin Ghergut, Emilio Coco, Mateja Matevski ve Müşfik Kenter, etkinliklere çağrılı sanatçılar arasındaydılar.

Sabah’a aranan solcu bulundu: Sabah gazetesi Çalık Grubu’nca alındıktan sonra muhalefetçe “yandaş medya” tanımının içine sokuluyordu. Gazete bu izlenimi değiştirmek için çeşitli çareler arıyordu. Okur sayısı da giderek düşen Sabah, taze kan arayışına girmişti.

Sabah’ın yazar kadrosu genel olarak muhafazakâr ve liberal bir kadroydu. Genel yayın yönetmeni Erdal Şafak gazeteye soldan bir isim arayışındaydı. Ne var ki bu yazar solcu olmalı ama gazetenin çizgisine aykırı yazmamalıydı.

Engin Ardıç, gazeteye eski TKP’li Nabi Yağcı’yı önerdi ancak Sabah Yağcı’yı Taraf’a kaptırdı. Bunun üzerine aranan “solcu” bulundu: Refik Erduran. Erduran ilk yazısını yazdı. Henüz hiçbir ülkede sınıfsız toplum kurulmadığı için her yerde kutuplaşma var diyen Erduran, böylelikle Sabah’taki yazısına soldan giriş yaptı. Ancak Erduran devamında Türkiye’de yanlış kutuplaşmaların olduğunu, türbanın gereksiz yere tartışıldığını söyleyerek gazetenin genel çizgisinin dışına çıkmayacağını da gösterdi.

Fehmi Koru sonunda müziğe de el attı: AKP hükümetiyle birlikte yıldızı parlayan Yeni Şafak yazarı Fehmi Koru'nun, ''müzik otoritesi'' olduğu ortaya çıktı. Koru, Kral TV Müzik Ödülleri'nde jüri üyesi oldu. Kral TV Müzik Ödülleri töreninde Doğuş Grubu'nun oluşturduğu jürideki isimler dikkat çekti. Jüride, müzik dünyasından birçok isim yer aldı. Ancak bunlardan en ilginci ise kuşkusuz Fehmi Koru'ydu. TRT, Kanal 24, Mehtap TV'de program yapan, Yeni Şafak'ta yazı yazan Koru, son olarak CNN Türk'ün canlı yayınına konuk edilmişti. NTV ve Kral TV'den canlı yayımlanan törende Fehmi Koru'nun baş köşeye yerleştirilmesi, AKP'yle ilişkilerini ''iyi tutmak'' isteyen Doğuş Grubu'nu da yeniden gündeme getirdi. Koru'nun hangi müzik bilgisine dayanarak jüriye alındığı ise merak konusu oldu. Koru bir süredir düzenlediği ''fasıl'' geceleriyle medyaya haber çıkarmıştı.

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün eşi Hayrünnisa Gül, beraberindeki yazar heyeti ile Şanlıurfa'da düzenlenen 'Konuşan Kitap Şenliği'ne katıldı: İlk sesli okumayı yaparak şenliklerin açılışını yapan Gül, okuma çadırlarını gezerek yazarlar tarafından okunan kitapları dinledi.

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün eşi Hayrünnisa Gül, yazar ve sanat camiasından Ahmet Telli, Ahmet Ümit, Ahmet Vehbi Vakkasoğlu, Alev Alatlı, Ayşe Kulin, Beşir Ayvazoğlu, Canan Tan, Çetin Tüzüner, Doğan Hızlan, Enver Ercan, Fatma Barbarosoğlu, Feyza Hepçilingirler, Haluk Dursun, İskender Pala, Kürşat Başar, Metin Celal Zeynioğlu, Mustafa Armağan, Müge Çakır, Mümin Sekman, Nazife Şişman, Selim İleri ve Tuna Kiremitçi gibi Türkiye'nin kendi alanlarında öne çıkan isimleri ile birlikte; sabah saatlerinde Ankara'dan havalanan Türkiye Cumhuriyeti TC-GAP uçağı ile Şanlıurfa GAP Uluslararası Havaalanı'na geldi. Şanlıurfa Valisi Yusuf Yavaşcan ile eşi Ayla Yavaşcan tarafından karşılanan Hayrünnisa Gül, beraberindeki heyetle şenliklerin yapılacağı Balıklıgöl'e geçti...

Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri Prof. Dr. Mustafa İsen, 03 Mayıs 2009 Pazar günü genel merkezleri Ankara'da olan Yazar Örgütü temsilcilerini ve Ankaralı yazarları, Çankaya Köşküne kahvaltıya davet etti: Davetliler arasında yer alan Edebiyatçılar Derneği Genel Başkanı Gökhan Cengizhan, Cumhurbaşkanlığı Köşkünde gerçekleşen kahvaltı programına katıldı. Yirmi beş kişinin yer aldığı, “sıcak bir atmosferde gerçekleşen” kahvaltıda, Edebiyatçılar Derneği'nin eski başkan ve yöneticileri de bulundular. Mustafa Şerif Onaran, Ali Cengizkan, Hüseyin Atabaş, Abdülkadir Budak, Aydın Şimşek'in katılımıyla, derneğin “temsili üst düzeydeydi.”

Bu son iki haberin gösterdiği gibi, edebiyatçılar arasında her zaman olması gereken iktidarla araya mesafe koyma genel etik tavrının güçlenmesi şöyle dursun, antidemokratik baskıların yoğunlaştığı şu dönemde bile güçlüye yaranma kaygılarının öne çıktığı izlendi. Söz konusu edebiyatçılardan bazılarının “Cumhuriyetçi” yazarlar olması ayrıca ilginçti.

Taraf gazetesinde Ahmet Altan’ın Oya Baydar’ı pavyondaki namuslu kadına benzetmesiyle patlak veren “kriz” medyaya haftalarca konu verdi. Taraf’tan ayrılan Baydar’ın solcu kimliğini yıllardır gericilere satmayı hâlâ dert etmediğini, sadece “erkek egemen dile” takıldığını belirten açıklamaları, Altan’ın makalesinden çok daha ilgi çekiciydi.

Mayıs’tan kısa kısa:

Şeyini şey ettiğimin şeyi” sözüyle partisinin ve kendisinin düzeyi konusunda siyasal tarihimize somut örnek kazandıran kişi, yeni hükümette başbakan yardımcısı ve bakan oldu. O sözü söylediğinde de, TBMM başkanıydı.

Yazar Nedim Gürsel’in Allah’ın Kızları romanı nedeniyle başı dertte.

Sulukule, Kentsel Dönüşüm Projesi adıyla sürdürülen değişiklilikler çerçevesinde yok edildi.

TRT’de F tipi kadrolaşma sürüyor. Samanyolu Haber TV’nin yayın yönetmeni, TRT’de Haber ve Spor Yayınları Dairesi Başkan Yardımcılığı’na atandı. TRT yönetimi atamayı, çıkan haberler üzerine yadsımaya çalışırken, yapımların jeneriklerinde ve makam odası kapısındaki tabelalarda ise ilan etmiş oldu.

Vatan gazetesinin Ahmet Emin Yalman’dan sonraki sahibi, öykücü Naim Tirali, 25 Mayıs 2009’da 84 yaşında yaşamını yitirdi.

AKM hâlâ kapalı. Sanatseverler AKM’yi yeniden açtırdıklarında, gerici siyasal iktidarın karşıdevrimci ataklarından birini savuşturmuş olacaklar.

TKP Kültür Komisyonu

Sessiz Yürüyüşe Çağrı

Sevgili dostlar,
Sizleri sanatçıların "sessiz yürüyüşüne" davet etmek isterim.
Tiyatroculara kulak verin.
Karanlık bir dönemde,"sessizliğe" kulak verin isterim.
Bu 20-30 dakikalık bir yürüyüş.
GENCO ERKAL
TARIK AKAN
GÜLRİZ SURURİ
RUTKAY AZİZ
ZUHAL OLCAY
SELÇUK YÖNTEM
YILDIZ KENTER
ile birlikte olalım..
Yarın yüzlerce sanatçı, yüzlerce sanatsever orada buluşacağız..
Endişeli bir dönemden geçmekteyiz..
Destek olalım...
Karanlıkları ilk hisseden sanatçılardır, kulak verelim. Buluşalım.. Sessizce yürüyelim...

Dostlar;
Bir konu daha var paylaşmak istediğim.

Sanatçılar aydınlık bir Türkiye'den yana sessizce yürüyecek, ama bazı arıza sesler de çıkmaya başladı bile...
Bu günkü Taraf gazetesi...
Bu gazete, bu yürüyüşün yapılmasına anlaşılan son derece karşı...
Yürüyüşe katılmayacak olan sanatçıları konuşturtmuşlar... ZEYNEP TANBAY... LALE MANSUR... DENİZ TÜRKALİ...
Bu sanatçılar bu yürüyüşe katılmayarak "gerçek demokrat" olduklarını ispatlamışlar Taraf gazetesinin gözünde... Demokrasi onlardan sorulur olmuş...
Açıkçası şaşırmamak elde değil...
Yarın yüzlerce , belki de binlerce sanatçı Galatasaray lisesinin önünde olacağız... Taraf gazetesinin sanatçılara daha saygılı, daha anlayışlı, daha hassas olmasını arzu ederdik halbuki...
Üzüldüm açıkçası bu haberle karşılaşınca.

Haberin başlığı da oldukça sağlıksız;
"SAHNE BÖLÜNDÜ!!!" ..
Bu ne demek? Biz bölücü müyüz şimdi de?
Gülriz Sururi ve Genco Erkal'ın resimlerinin üzerinde "Cumhuriyetçiler", Deniz Türkali ve Zeynep Tanbay'ın resimlerinin üzerinde ise "Demokratlar" yazılmış...
"Cumhuriyetçiler ve Demokratlar"...
Amerika'daki gibi....
Bir farkla; Amerika'da "Cumhuriyetçiler" sağcıdır..

Sormak lâzım "Taraf" gazetesine;
Ömrünü Nâzım Hikmet'e, Brecht'e, Gogol'e, Becket'a adamış, geçen sezon Madımak katliâmını konu alan belgesel dram "Sivas93"ü yüzbinlerce insana seyrettirmiş, ve şu anda Tiyatrosunda "Karl Marx'ın Dönüşü" oyununu sahneye koyan bir Genco Erkal sağcı mıdır?

Kimi zaman hapislere girmiş onca sanatçı sağcı mıdır?
Demokrat değil midir?
Bunca yıl, her tür zorluğa göğüs gererek sanatlarını icra eden sanatçılarımıza bu tür yakıştırmalar yapmak gerçekçi midir?

Başka bir acıklı konu ise;
Taraf'da , uzun bir açıklama metni yazmış olan Koreograf Zeynep Tanbay! Zeynep hanım Atatürk'den o derece rahatsız ki, baleyi "belden aşağı sanat" olarak nitelemiş bir "yobaz zihniyeti" kendisine, Atatürk aydınlanmacılığından daha yakın hissetmiş anlaşılan.
Şaka değil bu. Gerçek..
Çok tuhaf bir dönemde yaşıyoruz.
Acınası.. Muallak..

Esen kalın
Her zaman dostlukla
içtenlikle

FAZIL SAY

ÖDÜL KONUŞMASI

Erik Stinus

 

Yaşamımın sonuna yaklaşırken bana Nâzım Hikmet Ödülü vermek istemenizin beni ne kadar mutlu ettiğini anlatmam doğrusu çok zor. Ancak içimde canlanan anıları anlatmayı başarabilirim sanırım. Şimdi dönüp geriye baktığımda, Nâzım Hikmet ve şiiri hakkında öğrendiklerimin yalnızca bir rastlantı olmadığını görüyorum. 1950 yılında, Danimarka’da daha 16 yaşında bir lise öğrencisiyken, dünyanın dört bir yanından, kendi ülkeleri ve halkları hakkında anlattıklarından yola çıkıp “usta” olarak seçebileceğim ozanlar arıyordum. Bir yıl sonra, 1951’de, Berlin’de Gençlik Festivali’ne katıldım. İşte orada, epey uzaktan da olsa, Nâzım Hikmet'i ve Şilili Pablo Neruda’yı gördüm. Her ikisi de o dönemde sürgündeydi. Onları gördüm ama henüz kim olduklarını bilmiyordum. Ancak Danimarka’ya, evime döndükten ve Dancaya çevrilmiş az sayıdaki şiirlerini bir dergide gördükten sonra, ayırdına vardım. Böylece Nâzım Hikmet’i, 18 yıl süren bir hapislik döneminin ardından görmüş olduğumu anladım.

1956’da çalışmalarımı tamamladıktan sonra, üç Danimarkalı arkadaşımla birlikte eski bir arabaya binip Hindistan’a doğru yola koyulduk. Yolumuzun üzerinde yer alan Türkiye’ye gelince Ankara’da konakladık. Kuzenlerimden biri burada yaşıyor, kocası bir bira fabrikasında müdürlük yapıyordu. Beni bir Türk ailesiyle tanıştırdılar ve onların evinde Nâzım Hikmet'in bir şiir kitabını buldum. Çok şaşırdım, çünkü onun kitaplarının Türkiye'de yasak olduğunu, elinizde bir kitabı bulunursa ceza göreceğinizi de biliyordum. Ev sahibesi odaya girdiğinde ben, içinde hangi şiirlerin bulunduğunu elbette bilmediğim bu kitap elimde, oturuyordum. Bana o kitabın, kendisi ve kocası için sahip oldukları en değerli şeylerden biri olduğunu söyledi. Aynı gece, her ikisi de bu kitaptaki şiirleri yüksek sesle bana okudular ve içlerinden birini İngilizce’ye çevirdiler. O evden ayrılmadan önce, Nâzım Hikmet'in şiirlerinin Dancaya çevrilmesini sağlamam konusunda da bana söz verdirdiler.

Ankara'dan Adana'ya doğru giderken pek çok köyden geçtik. Otellerde kalmıyorduk, yanımızda bir çadır vardı. Bazen yerleşim merkezlerinden çok uzak yerlerde, ovalarda kamp kuruyorduk. Bir gece, yaktığımız küçük ateşin çevresine oturup ekmek, zeytinyağ, domates ve konservelerden oluşan akşam yemeğimizi yiyorduk. Karanlığın içinden üç delikanlı çıkıp geldi. Belli ki köylüydüler ve anlamadığımız sözcüklerle, el kol işaretleriyle bize o gece çok üşüyeceğimizi anlatmaya çalıştılar. Bizi köylerine davet ediyorlardı sanki. Yüzlerinde yalnız dostça duygular yansıtan bir ifade vardı, ama niyetleri konusunda biraz şüphelendiğimiz için önerilerini kabul etmedik. Geldikleri yöne dönüp gittiler. Az sonra gözden silindiler. Ve biz geceyi geçirmek üzere hazırlandık. Yaklaşık yarım saat sonra üçü karanlığın içinden yine belirdiler. Bu sefer ellerinde iki koyun postu ve büyük bir battaniye vardı. Bunları çadırımızın önüne serdiler. Ellerindeki torbadan irice bir peynir topağı çıkarıp battaniyenin kenarına koydular. Artık niyetleri konusunda herhangi bir tereddütümüz kalmamıştı. Ovada bizi konuk etmek, verebilecekleri ne varsa paylaşmak istediler. Çay demlemek için ateşe kuru saman attık. Delikanlılar yanımıza oturdu; biri peyniri dört büyük üç küçük dilim halinde kesti. Büyük dilimler, konuk olduğumuzdan dolayı bizeydi. Bizim için ek, ama onlar için belki de tek yiyecek olan peyniri bitirdikten sonra, bizim için şarkı söylediler. Bizleri de şarkı söylemeye özendirdiler. O ânın kutsallığından esinlenerek (gerçekten kutsal olduğunu duyumsuyorduk) Danimarkalıların pek beceremediği bir şey yaptık, birkaç Danimarka şarkısı söyledik. Ondan sonra yeniden ayrıldılar, battaniyeyi bize bırakarak karanlığa karıştılar.

Ertesi sabah, iri bir parça başka peynir, bir somun ekmek ve birkaç salkım üzümle geri geldiler. Bize ödünç verdikleri ve gece boyunca sıcak tutan battaniyeleri topladılar. En sonunda her biriyle tek tek el sıkışarak vedalaştık. Herhalde tarlalardaki işlerinin başına döndüler; biz de dünyayı ve halkları keşfe çıkan ilkel kâşifler olarak güneye doğru yolumuza devam ettik.

Şimdi biliyorum ki, Ankara’da benim için çevrilen şiir, hem o yolculuğumda hem de gelecekte Türkiye’ye yapacağım öteki yolculuklarda kılavuzluk etti bana. Bu sırada, çıplak tepeler üzerinde güneşin ağarttığı kayalara yazılı “Ağaçlar ülkemizi varsıl kılacak” cümlesi de içinde, birçok görünümle karşılaştım. Köylerin yoksulluğunu, ne kadar yalıtılmış olduklarını, dertlerini ayırt ettim ve yarı aç, gözleri hüzünlü inekleriyle katırlarını gördüm. Köylülerin gözüpek savaşımlarını, zar zor geçinebilmek uğruna birkaç başak buğdayı inatçı topraktan elde etmek için kara sabanlarıyla nasıl uğraştıklarını gördüm. Hepsinin ötesinde, Türk halkının konukseververliğini, Türk kültürünün değişik zenginliklerini gördüm ve duyumsadım.

Değerli meslektaşlarım, bu ülkede, bir parça da benim ülkem olduğunu duyumsadığım bu ülkede, -yazık ki şu an için sizin ellerinizden almaya gelemesem de- o mükemmel şairiniz Nâzım Hikmet’in adını taşıyan bir ödül almak beni çok derinden duygulandırdı ve biraz da gururlandırdı.

Çeviren: Gülşah Özer

(26 Nisan 2009'da Aya İrini'deki ödül törenine gönderilmiş, Erik Stinus'un kızlarınca okunan konuşmadır)

TEMMUZ İÇİN YARALI SEMAH

Zeynep Uzunbay

“İnsan açlık nedir bilirse artık aç kalmak istemez, savaşı tanırsa cinayeti kınar. Ve haksızlık içimizde adalet tutkusunu alevlendirir. Nice güç boşa harcandı, nice zekâ kötülüğün boyunduruğuna girdi, nice güzel bakış ve nice canım gülüş yenilgiye uğradı. Ama yüreğimizin derinliklerinde iyi biliyoruz ki bu yenikler görünüşte yeniktirler, eylemleri, sözleri, örnekleri aramızda yaşayan ve içimizde ileriye doğru bir adım atan ölüler gerçekte ölü değillerdir.” Böyle diyor Eluard.

Kitap, 15 yıl süren sessizliğin nedeniyle başlıyor. Bazı şeyler vardır ki, dile getirilmesi zordur. Hiçbir acının başta bir dili yoktur. Tüm saflığıyla sadece acıdır. Hele de, insan, aşağılık olmanın en tamamlanmış biçimiyle, şiddetini şaire, yazara, çocuğa çevirmişse. Gerçek dünyayı, iç dünyamızı, düşlediğimiz dünyayı, yüreğimizle sahip olduğumuzu birleştirip söylemek için şairin, yaşanana denk yeni bir dil icat etmesi, yeniden doğması, doğurması gerekir nerdeyse. İşte o zaman, Kemal Özer’in dizelerindeki gibi, ilk dize daha kalemi eline almadan, kaldırır uykudan seni.

Kemal Özer’in yaşamak ve yaşamı yeniden üretmek düşüncesiyle birleştirdiği şiir yürüyüşü, Temmuz İçin Yaralı Semah’la sürüyor.

Evet, bu, insanlığın yürüyüşünün kapitalizmin ipoteğinde olduğu çağımızda, başka bir yürüyüşün, kararını almış bir dilin kitabı.

Savaşı, vahşeti yaratanlar, bir yandan da bunu seyirlik hale getirmeye çalışıyorlar. Ya o vahşete bizzat maruz kalmamanın yalancı güvenlik duygusuyla, ya da gül atma sendromuyla açıklanacak bir seyir bu. Sonra da unutuyorlar.

Şairin işi burada başlıyor işte. Şiir tam da bu noktada devreye girip, genelleşmiş vahşet söyleminden çok farklı olarak, tek tek insan gerçeğiyle ürpertiyor bizi.

Bu kitap, hatırlamanın ömrünü uzatan bir yürüyüş. Hatta, ölümün ve yaşamın değil, ölümün ve ölümsüzlüğün yürüyüşü.

Madımak’tan hiç ama hiçbir şey kalmasın, hiçbir şey olmamış gibi olsun, yok olsun, yenilerine yer açılsın isteyen sisteme karşı bir yürüyüş.

Yaratılan güruha ve onların arkasındaki görünmez yüzlere karşı, insanlığı yürüyen bir yolculuk; dinin, sistemin insanlıkdışılığının karşısına “insanı” koyan bir şiir serüveni onunki. Onu okuyanlar, acıyı, kıyımı, adaletsizliği, buna rağmen onurlu kalabilmeyi okuyacaklar.

Kemal Özer’in bu yangını, bu acıyı söylemek için bulduğu dil, ilk kitabının adını anımsatır: Gül Yordamı… Ama bu gül, Pir Sultan Abdal’ın müsahibi Ali Baba’nın kıyamadığı, ama korktuğu için fırlattığı, taştan daha ağır gül değil, bir eylem gülüdür. GÜLÜN SINAVI’dır. Bu imge, Madımak yangını için, içinde olandan daha fazla bir şey içerir. En önce de belleği tazeler.

Semah gibi, el ele tutmadan, özgürce dünyayı dönenlerin gönül birliğine sunulmuş bir güldildir bu. O gül, Prometeus’un zorla ele geçirdiği, insana yasaklanan ateştir aynı zamanda. Söyleyecek dili bulmanın bunca zor olması da bu paradoksta gizlidir zaten. İnsanlar, Madımak’ta kendileri için sürülenleri, kendileri için hapis yatanları yakmışlardır.

El sussa gül konuşur / Gülü alınca / Elin bir diyeceği olur

Sivas Buluşması” şiiri, Pir Sultan Abdal’ın

Şu illerin taşı hiç bana değmez

İlle dostun gülü yaralar beni” dizeleriyle başlıyor.

Bence bunun iki nedeni var. Birincisi şiirin ve şiiri yaratan ruhun önceki kuşaklardan devralınarak götürülmesi, ikincisi şiirin öyküsüyle Sivas’ta yaşananların benzerliği. Pir Sultan Abdal’ı devlet asmıştı, Pir Sultan Abdal şenliğine gidenlerin yakılmasını da devlet seyretmişti.

YOL…

Tüm yolculuklarda bir başkaldırı saklıdır. Yol, dünü bugüne, bugünü yarına bağlar. Kemal Özer, kitabın ikinci bölümünde bu yolu, bir yürüyüş eyleyenlerin yangınla kesilemeyecek yolunu anlatıyor.

Yolun Sonu şiiri, bir varoluş, yok oluş noktasıdır. Horatius’un günümüze kadar geçerliliğini koruyan “devlet gemisi” eğretilemesi, bu şiirde, içinde şairlerin yazarların, çocukların bulunduğu bir gemiye dönüşür. Madımak, dalgalı, fırtınalı bir denizdeki gemi, yangında çıkan duman da sistir. Yangını su eğretilemesiyle vermesinin bir nedeni de, aydınlanma ateşini söndürme çabalarını anlatmanın şiirsel bir yoludur. Şairin asıl işaret ettiği, o göz gözü görmez kaos ortamıdır. İçindedir, onlarla birlikte yanmıştır. Dışındadır, herkes sussa bile o konuşacaktır. Gemi siste kaybolur. Şairse, hâlâ buradayım, varım, başkaları da var diyen bir sis çanı olarak yeniden koyulur yola:

Yol durdu ben durmadım, kendimi buldum,

ömrüm içine sığdı yürüyüp gidecek olanın

bir yürüyüş, yeniden başladı kısacık bir adımla”

ORDA BULUNMAYAN…

Orda bulunmayana ne kaldı sorsam

orda bulunmamak diyecekler belki”

Evet, yanmaksa yanmıştır, sadece orda bulunmamıştır. Orda bulunanlar, orda bulunmayanlar… Bu ayrım, hem şiirsel, hem bireysel hem de toplumsal anlamda meselenin özüdür. Orda bulunanlar, şairler, yazarlar, semah dönenler, çocuklardır… Orda bulunmayanlarsa, orda bulunmamanın dışında ne varsa hepsini yaşamış, başka bir ateşle onlar gibi, onlar kadar yanmış anneler, babalar, kardeşler, arkadaşlardır. Ama kalanlara düşen bir sorumluluk vardır, yol yürüsün, yürüyüş sürsün diye kendilerini yeniden yaratmak zorundadırlar onlar. Orda bulunmayan bir anne, Kemal Özer’in şiirinde şöyle dile gelir:

Onu doğuran bendim, ben de gitseydim Sivas’a

gözü baktı mı görsün, eli uzandı mı bulsun

ah bilsem durur muydum, ateş çoktan pusuda

kapıyı tutanları yarıp geçseydim

soluğuna soluk katsaydım, göğsüm geniştir

iç içe yürüseydim adımlarının yankısıyla” (Orda Bulunmayan)

 

Kemal Özer, Yangın Şiirleri’nde kendisiyle acısı arasına oturan ben’i biz’e dönüştürmüş, orda bulunmakla bulunmamanın uçlarını şiirle bağlamıştır. Henüz orda olmayan ama olacak olanlarla hızlanacağını düşündüğü yürüyüşü, kısacık adımlarla da olsa kendisi başlatır.

Hemen ardından gelen YANGIN İKİZİ’nde bu düşünce iyice netleşir. Gidenler ne yaşadıysa kalanlar da onu yaşar. Kalanların soluğu gidenlerin acısından hiç ayrılmaz. Böylece, orda bulunan da, bulunmayan da birbiri ardına yeniden doğmuş olur.

Yalnız onları değil bu tutuşturan ateş

aynı yoldan geçip geliyorsak bizi de”

BAKILANI GÖRÜNÜR KILMAK…

Bakılanı görünür kılmak, en çok yazma eyleminin niyetiyle ilgilidir. Acıyı genelleştiren söylemler, bugüne kadar kimsenin kılını kıpırdatmadı. Ancak, insan tek tek, bütün çıplaklığıyla; öncesi, sonrası, bıraktıklarıyla ele alınırsa bakılan görünür kılınır. Kemal Özer Yangın Şiirleri’nde bunu yapıyor. Görünür kılmayı, Madımak merdivenlerindeki o fotoğrafla başlatıyor. Dumandan boğularak ölen genç kızın başucundaki ‘yaşamak istiyorum’ diye başlayan yazısını Lorca’nın “Ölürsem/ açık bırakın balkonu” dizeleriyle buluşturuyor.

Sona ermişti de konuşmaları

birkaç sözcüktüler geride kalan

birbirinden ayrılarak her biri

dağılmışlardı basamaklara

ellerinde bekleyişin önlemi” (O Resme Bir Daha Bakılırsa)

Madımak’ta hepimiz yandık. Hatta Madımak’la birlikte şiir yazma olanağının da yandığı söylendi. “Beyhude olma” duygusunun ağır bastığı günümüzde, Kemal Özer, bir şeyin başka bir şey olabileceğine duyduğu inancı diri tutuyor. Aslında, her dizenin altında “Başka bir dünya mümkün” diyor. Vicdanı şiirle bilince dönüştürmeye çalışıyor.

ARTIK NE SEMAHLARI

NE ÇOCUKLARI SEYREDEBİLİRİM

DİYEN BABANIN ŞİİRİ

Bu şiir, semahın felsefesiyle çocuğun iç içe geçtiği bir şiir. Semah nedir? Sivas’ta yaralanan semah şudur:

Çoğunlukla kadın ve erkeğin birlikte döndüğüdür. Hiçbir şeyin durmadığını, ölmediğini anlatır.

El ele tutuşulmaz. Turnanın kanat çırpmasına benzer. İnsanın birey olarak varlığını, özgürce birlikte olmayı işaret eder.

Dönerken, avuç içindeki görünmez aynalara bakar; evreni, Hak’kı, kendi suretlerinde görürler.

Birlik çağrısı yapılır, ardında yüzyıllar süren acılar, başkaldırılar vardır.

Sevgi ana konudur, ötekiler çevresinde dolanır.

Her dönemde Türkçe’dir.

Semah kısaca budur, peki ama çocuk? Çocuk alevi kültüründe, evrenin sırrıdır. Ünsal Öztürk, Aleviliğin Sırrı adlı kitabında, bu sırrı şöyle yorumlar: Alevilerin Allah’ı çocuklarıdır.

Daha neler öğrenecekti kimbilir

semah dönen çocuklardan bu yürek

birer kırlangıçtılar ilkyazın habercisi

her biri bir yolculuk olacaktı gökyüzü denizine

kurtulup çıksalardı yalazın öksesinden”

 

OĞLUNDAN ÖKSÜZ KALAN ANANIN ŞİİRİ

Bu şiirin adı bile, biraz önce sözünü ettiğim anlayışı doğrular. Anneyi babayı yaratan çocuktur. Alevilik, yeni gelenin aşkınlığına duyduğu aşktan alır ışığını. Yol budur, yürüyüş budur.

EL ALMAK şiiri için, Kemal Özer’in şiir anlayışı diyebiliriz. Şiir ‘el almak’tır; acıların incelttiği, tizleştirdiği görünmez ayrıntılardan; hayattan el almak… Bir babanın Madımak’ta kaybettiği kızını, onu bir daha göremeyeceğini bile bile, görür gibi olabilmek için, yolunu üniversite durağına doğru uzatması, bırakılsa, bilmeyenler için hayatın içinde kaybolacak olan bu ayrıntıdan el almak… CEZAEVİNDEN YOLA ÇIKAN GEMİ şiirinde, Erdal Ayrancı’nın dizeleriyle kendi dizelerini kaynaştırıp, o gemiye sözcük denizi olmak, ya da “ADIM METİN OLSUN” diyerek, kalemini ötekine vermek…

Bu anlayış “… Kendimden ne kadar az şey katarsam gerçeğe daha fazla yaklaşabildiğimden emin olduğumu biliyorum.” diyen Jean-Jacques Rousseau’ya, “Şiir herkes tarafından yazılmalıdır. Bir kişi tarafından değil.” diyen Lautreamont’a kadar götürür bizi:

Hadi gel birlikte yazalım bu şiiri

adım metin olsun bu kez benim de

hadi benim sesimle ama senin hüznünden

hadi benim acımdan ama senin sesinle

birlikte söz edilsin bu şiirde”

Kemal Özer, Sivas’ta kaybettiklerimizi, Pir Sultan’ın ölüp dirilmesi gibi diriltmek istiyor. Diriltiyor da… Nermi Uygur’un ifadesiyle, sevgisizlik çöllerini başkasevgisi yeşillerine dönüştürüyor. ÖMRÜ KISA KELEBEKLER, Madımak’ta kaybettiğimiz çocuklar… Uzun ömür, kısa ömür görecelidir doğada. Kısa gördüğümüz kelebek ömrü de, doğası ve içine sığdırdıklarıyla tam bir ömürdür. Kemal Özer, onları ‘iz sürenlerin yolunu’ aydınlatacak ışık olarak gösteriyor şiirinde. Onlar, gülüşlerindeki bir kıvrım, günlüklerindeki bir satırla yaşamayı, yürüyüşlerini sürdürecekler. Çünkü şiirin belleği derin ve güçlüdür.

(Bu konuşma İzmir Tüyap Kitap Fuarı'nda 19 Nisan 2009'da "Yangın Şiirleri ve Kemal Özer" oturumunda yapılmıştır)

 


 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu