28 Yıl Sonra İlhan’ın Mezarında

<!-- @page { size: 21cm 29.7cm; margin: 2cm } P { margin-bottom: 0.21cm } -->

Muzaffer İlhan Erdost

İlhan’ı ananları anarak başlamak isterim.

İnceliğin, zerafetin, duygusallığın simgesi Hüsnü Göksel… Hiç gelmedi  sinine İlhan’ın. Ama her 7 Kasımda, akşama doğru İlhanilhan’da oldu. Ölümünden önceki 7 Kasım hariç… Sanırım yardımcılarından biriydi, bir hanım, telefon etmiş, Hüsnü Göksel’in yataktan kalkamayacak denli hasta olduğu için gelemediğini söylemişti, İlhan’a sevgilerini ileterek..

Dostluğun, birlikteliğin coşkulu adı, Türkçenin “Karaman beyi” Suphi Karaman. İlhan’ı evrene uğurladığımız zaman buradaydı. Son kez gelişini anımsıyorum. Aramış, zorlukla bulmuştu İlhan’ın mezarını. Soluk soluğaydı. Bir de konuşma yapmıştı. En son Dursun Akçam’ın cenazesinde görmüştüm. İncelmiş, yüzüne ölümün solukluğu oturmuştu. Sevgiyle anıyorum.

Geçtiğimiz 7 Kasımda, Suları çıkmış telefona.  İletisini geldiğimde okudum Suları’nın aldığı nottan: “Rahatsızım, gelemediğim için üzgünüm.” demiş Sadun Aren. Eklemiş: “Sabah, Cumhuriyet’te Muzaffer’in yazısını okudum. Çok genel bakmış, çok özel dokunmuş bir yazı. Çok beğendim. İlhan’a, dostlara sevgilerimi iletiyorum.”

7 Kasımdan 10 Aralığa, 33 dilinmiş gün var. TİHAK İnsan Hakları Ödülünü yaşamıyla özdeş insanlık simgesi Sadun Aren’e, TİHAK İnsan Hakları Ödülünün ilk sahibi Halit Çelenk verecek… Sadun Aren, yeni gelmiş hastaneden, telefonda gelemeyeceğini söylüyor. Kısa bir süre sonra 8 Mart 2008: Muharrem Kılıç telefonda, Munise Hanımın, benim çektiğim fotoğrafının, cenaze töreninde yakalara iğnelenmesi için çoğaltılmasını istediğini söyleyecek. Sadun Aren’in geldiğini anımsıyorum sinliğe. Sinliğe gelmediği zaman her 7 Kasımda, Munise Hanımla birlikte, İlhanilhan’a geldi. Bugün gelmedi, gelemeyecek biliyorum.

Ekmekçi’yi hiç unutur muyuz! TV’de, 10 Kasımda, akşam geç saatlerde, Atatürk’le ilgili toplantı izlenimlerini dinlerken, işitmiş İlhan’ın öldürüldüğünü, “Kemal Atatürk bilseydi kimbilir ne kadar üzülürdü iki kardeşe…” diye bitirmiş yazısını. Ama, İlhan’ın öldürüldüğünü 6 sütuna vermiş olan Cumhuriyet kapatıldığı için gazetede yayımlanmamıştı. Ekmekçi’yi, (Dağlarca’nın şiirinin adıyla) “Ekmek Adam”ı sevgiyle anıyorum.

… ve dörtnala gelip bir atbaşı gibi öne fırlayan Leningrad savunmasını simgeleyen anıttan esinlenerek bu mezarı tasarlamış ve çizmişti Şaban Ormanlar. Şaban Ormanlar, kardeşleştiği tasarım ve çizimlerde, burada, bizimle gibi.
Bir “faşist misilleme” gibi, “sürek avı”nda gibi, bir apartman dairesinin zemininde yanyana, başbaşa, göğüs göğüse ve her zaman olduğu gibi kız ve erkek kan içinde on kişi. Biri Zeynep. Zeynep’in babası Duygu Berk. İlhan’ı ilk toprağa verdiğimizde, burada “Bari sen konuşsaydın!” dediği günden bugüne hemen her 7 Kasım’da kurşunlarla delik deşik yüreğiyle – ama bugün değil.

*

Sanıyorum İlhanilhan’da İlhan Selçuk’un imza günüydü. Bayındır Sokaktan Karanfil Sokağa taşınmadığımıza göre 1999’dan birkaç yıl önce olmalıydı. O gün yaşadığım, akıp giden zamanın aralığından şöyle böyle anımsadığım iki anlatıyı paylaşmak istiyorum. Biri, otuz yaşlarında bir hanımın anısıydı. Gece yatağında gözlerini açtığı zaman, “Söyle kocan nerde?” diye yorganın üzerinden dipçiklendiğini anlatmıştı.

İlkyaz Basımevinin yeri, biz içindeyken satılmıştı. Basımevini tasfiye ediyorduk. İşçilerin tazminatı ödenmiş, bir kısmı çek olarak verilmişti. Makineler sökülmeye başlanmıştı. Bıçak, kağıt borcumuza karşılık, bir kağıtçıya verilmişti. Bir sabah taşınması için gelindiğinde, basımevinin kapısını mühürlü bulmuşlar. Sıkıyönetim Komutanlığının buyruğuyla kapısı mühürlenmiş basımevinin. Binanın, yani basımevinin yerinin sahiplerinin sahip oldukları bir konutu, gece, silahlı, tompsonlu bir tim basmış. Konutta kiracı olarak oturan hanım, “Gözlerimi açtığımda diyordu, yatağımın üstüne doğrulmuş namluları gördüm.” Kocasını sormuşlardı, tehdit edici sözlerle… Kocası öleli yıllar olmuştu. Oğluyla oturuyordu. Belli ki, aradıkları İlhan’dı.

Sanırım gene İlhan Selçuk’un imza günündeydi. Çevremde dolaşan sivil giyimli biri, yanıma yaklaşarak, buraya utanarak geldiğini söylemişti. Assubaydı. İlhan’ı döverek öldürten muhafız erlerin komutanı assubay olduğu için, utanç duyuyordu. Duyarlığı beni duygulandırmıştı, ama bunun, bir assubay, ya da subay sorunu olarak genelleştirilmesinin yanlış olduğunu söylemiştim. Assubay akrabalarım olduğunu da anımsatarak.

Son bir anı Yüksekova’dan, Tugay komutanından. Yüksekova ile Şemdinli’nin birbirine komşu Hakkari’nin iki ilçesi olduğunu anımsayalım. Yüksekova Tugay Komutanı (şimdi Zonguldak’ta), Şemdinli Röportajı’ndan dolayı, kutlamak ve varsa kitabın yeni bir kopyasını istemek için arar dururmuş beni. Birgün buluverdi. Kardeşimin olayından dolayı, askere karşı tavırlı olacağımı düşünerek, aradığında görüşmekten kaçındığımı sandığını söyledi. İnsan hakları savunucusu olduğum için İHD’den ve TİHV’den aramış, beni bulamamış. Bilmeyenler için anımsatayım ki, 1963-64 yıllarında, askerliğimi Şemdinli’de konuşlanan 1/118 Seyyar Jandarma Taburunda, tabur veteriner hekimi olarak yaptığım süreçte hazırlanmıştı Şemdinli Röportajı.. Ve bu röportajın tarih bölümünü İlhan’la birlikte oluşturduğumuzu da geçerken belirteyim. Söylemek istediğim şu:

İlhan’ı, kurum olarak askerin değil, içersinde bazı askerlerin de bulunduğu, kendilerini ülkenin kurtarıcı iradesi, kurtarıcıları olarak görevlendirenler ile özel olarak görevlendirilmiş olanların öldürttüğünü ve öldürttüklerini belirtmek için aktardım bu anekdotları. Nasıl ki, 12 Eylül, NATO ile korunan sistemi korumak için bir askeri darbe planına uyarlanmış olarak ülke kanlı bir iç savaşa sürüklendiyse; 12 Mart sonrasında, Ecevit’in başkanlığında kurulan koalisyon hükümetinin güvenoyu alarak göreve başladığı 26 Ocak 1974’ten 12 Eylül 1980’e değin, sade kişilerden simgesel adlara, tek tek öldürümlerden toplumsal katliamlara, bir askeri darbeye toplumsal ortam sağlandıysa, askeri darbeyi gerçekleştiren komutanlar, gözaltılar ile, işkenceler ile,cezaevleri ve darağaçlarıyla, “faili meçhul” cinayetlerle ve faili belli iradesi meçhul öldürümlerle ve İlhan Erdost’u, öldürterek, ülkeyi soldan, sosyalistlerden, komünistlerden arındırdılar, dolayısıyla, NATO ile korunan sistemi, yani ülkemizi ve ulusumuzu tutsak alan emperyalist-kapitalizmi böylece korumuş oldular.

12 Eylül öncesinde, Aralık 1978’de, Dünya Bankası yöneticilerinden Charney, “Bugünkü Türk hükümeti, ekonomik darboğazı geçiştirecek önlemleri alamıyor. Askeri yönetim gelirse, bu güçlükleri önleyebilir.” diyebiliyor; ekonomik darboğazı geçmek için dayatılan 24 Ocak Kararlarını imzalayan Demirel’den, askerin iktidarı almasının toplumsal ortamını sağlamak için, sokakta, bir toplama göre 5.388 insan, bir toplama göre 5.853 insan öldürülüyordu. 16 Mart 1978’de üniversite gençliği üzerine atılan bombaları, yani üniversite katliamını anımsayınız. Bahçelievler’de yedi TİP’li genci tel ile boğarak öldürenleri, boğanların ve boğduranların 12 Eylül yönetimi tarafından, devlet tarafından görevlendirildiğini anımsayınız. Kahramanmaraş’ta bir gözü görmeyen yaşlı ninenin öteki gözünü tornavidayla oyduktan sonra öldürenleri anımsayınız. Çorum’a gelen alevi köylülerin önünü keserek, kollarını, bacaklarını kesip diri diri tarlaya gömen komandoları anımsayınız. Tütengil’i, İpekçi’yi, Doğan Öz’ü, Cevat Yurdakul’u, Akın Özdemir’i, Kemal Türkler’i, Bedrettin Cömert’i, Necdet Bulut’u, Kaftancıoğlu’nu, Sevim Özgüner’i, Orhan Yavuz’u ve daha yüzlercesini anımsayınız.

12 Eylül darbesini “istikrar harekatı” olarak nitelendiren ABD Başkanı Jimmy Carter’ın “12 Eylül harekatından önce Türkiye’nin durumu savunma açısından tehlike arzediyordu. Afganistan’ın işgal edilmesi ve İran monarşisinin devrilmesinden sonra Türkiye’deki bu istikrar harekatı içimizi ferahlatmıştı.” sözlerini anımsayınız. Bu istikrar harekatını, Başkan Carter’e, yenilerde yayınlanan kitabının adını “Yeni Türkiye Cumhuriyeti” koyan, yani “Türkiye Cumhuriyeti”nin başına “Yeni” sözcüğünü ekleyerek, laik cumhuriyetimizi dindar cumhuriyete dönüştürmenin şımarıklığını paylaşan Graham Fuller’ın “Bizim oğlanlar başardı” sözleriyle ilettiğini ise hiç unutmayınız. “Bizim oğlanlar” dediği, sanıldığı gibi Evren ve arkadaşları değil, Sivas, K. Maraş, Çorum gibi kitlesel olayları tertipleyen Alexender Peck gibi CIA ajanlarıdır. Başaranlar onlardır, Evren ve arkadaşları, onların başarısını taçlandıran darbe planının piyonları oldular, iktidarı, onlara Beyaz Saray bu hizmetleri için ihsan olarak verecektir.

Harp Akademileri Komutanı Orgeneral Bedrettin Demirel “Benim düşünceme göre asker 1978’de müdahale etmeliydi.” diyor. Ama Evren, askerin müdahalesi için toplumsal ortamın tam oluşması gerektiğini ileri sürüyor. Orgeneral Bedrettin Demirel’in önerdiği gibi, 1978’in başında müdahale yapılsaydı, siyasi nedenlerle 382 kişi öldürülmüş olacaktı. 1979’un başında müdahale edilseydi 1.142 kişi öldürülmüş, 1980’in başında müdahale edilseydi 1.902 kişi öldürülmüş olacaktı. Oysa Ocak 1974’ten 12 Eylül 1980’e kadar 5.388 kişi öldürülmüş, Evren’in söylemiyle, askeri darbe için ortam ancak o zaman olgunlaşmıştı.

Öldürülenlerin sayılarına göre olgunlaşmanın dönemlerini de bilmek gerekiyor:

1974 - Ecevit başbakan, 10 ay, ayda ortalama 0.5 ölü.
1974-75 - Irmak başbakan, 4,5 ay, ayda 2 ölü .
1975-1977 - Demirel başbakan, 2 yıl 2 ay, ayda 13,5 ölü.
1977 – Ecevit başbakan, azınlık, 1 ay, ayda 21 ölü.
1977-78 – Demirel başbakan, 5,5 ay, ayda 92 ölü.
1978-79 – Ecevit başbakan, 1 yıl 10 ay, ayda 120 ölü.
1979-1980, Demirel başbakan, 10 ay, ayda 275 ölü. Günde 9,2 ölü.

26 Aralık 1978’de Kahramanmaraş olayları nedeniyle, olayların yoğun olduğu 13 ilde sıkıyönetim ilan edildi.

Ocak 1974’ten sıkıyönetim ilan edildiği 26 Aralık 1978’e değin 60 ay içinde 2.134 kişi, Sıkıyönetimin ilan edildiği 26 Aralık 1978’den 12 Eylül 1980’e değin, 20,5 ay içinde 3.729 kişi yaşamını yitirdi.

Bu süre içersinde, soldan (Ecevit’in başkanlığından) sağa (Demirel’in başkanlığına) ve sağdan sola altı kez iktidar el değiştirdi, ama olaylar, sürekli ve programlı olarak arttı. Amaç sağ ve sol siyasi partiler arasında iktidarın el değiştirmesi sorunu değil, siyasi partilerin iktidarı yerine askerin iktidarını sağlamaktı.
ABD Kara Kuvvetleri Bilimsel Araştırma Dairesi Başkanı,
New York Herald Tribune’de yayınlanan konuşmasında, “Birleşik Amerika’nın, ‘solcu’ rejim ve hükümetleri devirmek için yerli kuvvetleri komandocu-partizan metotlarına göre eğitmeli ve gerekli silah ve malzemeyle donatmalıdır.” diyordu. Ayaklanmaları Bastırma Hareketleri kitabında, Galula, “Ayaklanmaları bastırmakla görevli tarafın, bir siyasi partinin rehberliğine gereksinimi olduğunu” yazıyor; Synder ise, “Deference ve Defence” kitabında, “Yerel kuvvetlerin bütün komuta ve idari organları Amerikan uzmanları tarafından kontrol edilmeli, ama bu kontrol işleri o ülke kamuoyundan gizli tutulmalıdır.” diyordu.

Ayaklanma neydi, ayaklanmaları bastırmakla kimler görevlendirilmişti, rehberlik yapacak siyasi parti hangisiydi, yerel kuvvetler neydi, yerel kuvvetleri ülke halkından gizli olarak kontrol edecek Amerikalı uzmanlar kimlerdi?

Kısaca örnekleyerek belirtelim. Eisenhower doktrini ile, ABD, “uluslararası komünizmin, silah kullanmadan, dolaylı olarak da saldırıya geçebileceği” görüşünü savaş doktrini olarak kabul etmişti. Komünizmin dışarıdan ve açık saldırıları yanında, ondan daha tehlikeli, içerden yapılan dolaylı saldırılar vardı ve bunlar, bazan iç savaş biçiminde, bazan devrimci hareket biçiminde, bazan demokratik hareketler biçiminde maskelenmiş saldırılar olarak niteleniyordu. Açık ve dolaylı saldırılara karşı, özel savaş yöntemleri geliştirilmişti ve NATO ile korunan emperyalist-kapitalist sistemi, dolaylı saldırı olarak nitelenen ilerici, devrimci, reformist hareketlerden, yani komünizmin dolaylı saldırısından korumak amacıyla, her NATO ülkesinde, aynı amaçla ama aynı adlarla gizli örgütler oluşturmuştu. İlk kez İtalya’da açığa çıkan örgütün adı Gladyo’ydu, İtalya’da Gladyo ile organik bağı olan P2 Mason Locası (P2 ML) Başkanı Licio Gelli, “İtalyan gladyocular ile Türk ülkücülerin CIA güdümünde” çalıştıklarını söylüyordu.

1964’te, ABD Başkanı Jhonson, “şu sırada 344 ekibimiz 47 ülkede iç savaş taktikleri öğretiyor” diyor, Türkeş, “sabotaj, katliam, suikast gibi gündelikleşen olayların sonuç”, “komünist emperyalizmin ülkemize saldırıya geçmiş olması”nı neden olarak açıklıyordu, bu saldırıyı önlemek için, siyasi parti olarak MHP, 49 yerde kurduğu komando kamplarında sabotaj ve suikastten iç savaşa değin eğitilmiş 250 bin komando yetiştirdiklerini söylüyordu.

MHP’li bir avukat, ABD elçiliğinde görevli Alexander Peeck’in, Çorum’da, MHP binasında olayları tertiplediğini açıklıyor, Sivas, K. Maraş ve benzeri kitlesel katliamların yaşandığı yerlerde CIA ajanlarının parmağı olduğu açıklanıyordu.
1 Temmuz 1980’de Evren, Kuvvet Komutanlarıyla yaptığı toplantıda, 11 Temmuzda darbe yapmaya karar veriyor, 4 Temmuzda Çorum’da ülkücüler, cuma cemaatini, Alaaddin Camisini bombalayan komünist kızılbaşlara karşı cihada çağırıyordu. TRT’den Alaaddin Camisinin bombalandığı haberi veriliyor saat başı, camiyi koruma altında tutan yüzbaşı, bombalama diye bir olayın olmadığını açıklıyordu. Çorum’da süren iç savaş, ülke geneline yayılmış bulunan iç savaşı tırmandırıyor, ve 12 Eylül askeri müdahalesine toplumsal ortam oluşturuyordu. Bir başka deyişle, 12 Eylül cuntası, NATO’nun, CIA’nın, ABD’nin öz çocuğuydu, yurdun çocuklarının birbirine döktürdükleri kanın büyüklüğünden güç alıyordu. Bu güç ile binlerce insan gözaltına alınmış, yargılanmış, yüzlerce insan işkencede öldürülmüş, onlarca insan idam edilmişti.

Bugün, 12 Eylül Anayasasının halkoyuna sunulduğu günün de yıldönümü. Yani işkencelerin, darağaçlarının “hukuk” şalıyla örtülerek, bir halkı, bir ulusu, demokratı, ilericisi, devrimcisiyle “hukuk” kafesine koydukları gün.
“Kafes”, aynı zamanda, daha 12 Mart 1971’de, 12 Eylül için planlanıp “inşa” edilen ve “A Blok” adı verilecek olan Mamak Askeri Cezaevinde  İlhan’la beni ilk götürdükleri merdivenli odanın karşısındaydı. Kafes, cezaevine giriş-çıkışlarda herkesin göreceği, kalın demir çubuklardan oluşmuş gerçek bir kafesti, cezaevine yeni gelenleri, kedi-köpek gibi bir-iki gün burada “ağırlıyorlardı”. Altlarında sergi olsun yoktu, uzanamazlar, ayaklarını uzatamazlar, yumak gibi büzüldükleri beton zemin üzerinde geceyi-gündüzle birleştirirlerdi. Kafese cop mesafesinde yaklaşanlar gardiyan erler tarafından coplanıyordu. Tam bir aşağılama teşhir salonuydu.

Bizi, “Kafes”e koymadılar. İlhan’ı, üstünde soluksuz kaldığı battaniyeyle birlikte alıp götürdükten sonra, beni getirdikleri, tek başına koydukları koğuşa, ertesi sabah, biri uzun boylu, biri çocuk denecek boyda iki kişi girmiş, kapının eşiğinde şaşkın bana bakarken, bir gardiyan er hızla içerden onları çekip çıkarmıştı. Bu iki kişiyle nezarette ve merdivenli odada birlikte olmuştuk. Sima olarak tanımıştım, büyüğün şoför olduğunu ve bir sınır kaçakçılığı nedeniyle gözaltına alındıklarını biliyordum. Ama  merdivenli odada onlar da sıraya dizilmişken, C-Bloka götürülecek iki kişi olduğu söylenmiş ve büyük araç istenmişti. Şimdi o iki kişinin de C-Bloka kaydının yapıldığını, ama onları bizimle götürmediklerini anlayacaktım. Öyle anlaşılıyordu ki, bu iki kişi, geceyi, “Kafes”te geçirmişlerdi. C-Bloka, onları da bizimle birlikte götürseler, bizi öldüresiye dövemeyeceklerdi. Bizi de Kafes’e koysalar, plan gerçekleştirilemeyecekti.

“Kafes”in, ilerici, demokrat ve devrimcileri aşağılama yeri olarak, ABD’nin benzer ülkelerde uygulattığı, teşhir ederek aşağılama, kimlikleri ve kişilikleri, kimliksiz ve kişiliksizlere ezdirme yeri olarak “inşa” edildiği de biliniyordu.
Peki ama kim, kimi, kimleri, kime karşı, kimler tarafından aşağılıyordu, aşağılıyorlardı? Yurt sevgisiyle coşkulu, özgürlük tutkusuyla heyecanlı gençliği, bu kez yurdu korumak adına, aşağılayarak ezenler kimlerdi, ezdirenler kimdi? İlhan Erdost’u dövenler kimdi, dövdürenler kimlerdi, dövtürtenler kimlerdi? Bu soruları, 12 Eylül öncesi Trabzon emniyetinde işkence gören, pencereden sarkıtılan, tutukluların, çoğunluğu üniversite öğrencisi olan ilerici ve devrimci gençlerin yaşamının öyküleştirildiği Ahmet Yıldız’ın
Üçlü Kavşak kitabı için yazdığım yazıdan bazı pasajlar aktararak yanıtlamak istiyorum.

Türkiye kendini bilse, bilincine varsaydı, 12 Marttan (1971) 12 Eylüle (1980), işkencede, hücrede, darağacında kendi oğullarının canına kendi elleriyle kıyar mıydı, kıyıcılara kıydırır mıydı? Bebesi, gelini, ninesiyle, genci ve yaşlısıyla, köylüsü kentlisiyle, esnafı emekçisiyle, bugün de yaralı yüreğiyle çok yönlü bilinmeyen bir denklemin tuzağına düşer miydi?

Cinayetleri yaşadık sol göğsümüzde, biliyoruz. Tabutları sol omzumuzda taşıdık, bugün de kanıyor. Hileyi sezmiştik, bildik de. Küresel bir kuşatmanın içinde kaldığımızı, Türkiye kadar büyük bir tuzağın dişlileri arasına sıkıştırıldığımızı da bildik. Sezdik, bilgisine vardık, bilincine de. Ama üniversite öğrencisinin beşinci katın penceresinden kentin boşluğuna sarkıtılması ile NATO ile korunan sistemin korunması arasındaki, korunan ile koruyan arasındaki ilişkiyi, bilebildi mi onlar? NATO ile korunan sistemi korumak adına, bizi sömüren ve kemiren sistemi korumak için, bizi içimizden dağıtıp yok etmek için, bizim kendimizi hançerlediğimizi biz bildik ama, öteki biz bildi mi bizi hançerlerken kendisini hançerlediğini, kardeşini, oğlunu, kızını da.

İşte son soru:

Genç-yaşlı, çocuk, kadın, bedenleri tabutlara dolduran öteki bizi taşımadık mı siyasal erkin tepesine, kardeşine kurşun sıkanı şerefli saymadı mı siyasal erkin tepesi. Öteki biz, uykumuzda boğduğu zaman bizi, boğduranı ve boğanı taşımadık mı Meclise? Öldürenleri bildik ama, bildik mi öldüren iradeyi. Bildikse, biz mi taşıdık, yoksa bizi boğanları, yakanları, kavuranları güdüleyen irade mi taşıdı siyasal erkin tepesine, Cumhuriyetin Meclisine. Bildik mi, bilebildik mi? Bugün Meclise egemen olan iradenin binlerce kilometre uzağımızdan buyuran iradeyle aynı irade olduğunu da…

Biz, bizi ezmiştik. Çünkü bizi bize ezdirmişlerdi. Biz, bizi gerdik Filistin askısına. Biz, bizi astık ipe. Biz, bizi koyduk tabuta. Biz bildik, bildiğimiz için sarkıtıldık ayaklarımızdan beşinci kattan. Öteki biz, bizi sarkıtırken bildi mi sarkıttığının tam da kendisi olduğunu, kendini astığını ve geleceğini de.

Yineleyerek bitiriyorum:


Onlar varlıklarıyla, varoluşlarıyla, duruşlarıyla, davranışlarıyla birer direniştiler. Bağımsızlığın, özgürlüğün, özgürleşmenin direnciydiler. Kimi zaman tek başlarına, kimi zaman toplu olarak, kimi zaman yığınların önünde, içinde, arkasında, insanın ve insanlığın ileriye yürüyen bilgisi, bilinci, gücüydüler.

Dinsel köleleştirmeye karşı, küresel egemenliğe karşı, evrensel tutsaklığa karşı, onlar, insandan insanlığa özgürlüğün ve bağımsızlığın bayrağı oldular.

Bir gün alacasında, bir sabah evden çıkarken, gün boyu grevdeyken, dersten çıkarken bir ikindi üzeri, bir kır kahvesinde grubu içerken sevgilisiyle, bir Pazar kızını parkta salıncağa bindirirken, düşler içindeyken, kederliyken, gülerken, konuşurken, bir kurşun sırtında, bir bıçak kalbinde, bir bombanın parçaları gövdesinde, yaşamdan koparıldı onlar.

Onlar öldürüldüler.

Çağdaş kölelikten özgürlüğe giden çetin yolda, işkencelerin, cezaevi baskınlarının, öldürümlerin, darağaçlarının çetin yolunda, boyun eğmeyenlerin, ezilmeyenlerin bilincinde soluk alıyor onlar, direncinde yaşıyor onlar.



7 Kasım 2008


<!-- @page { size: 21cm 29.7cm; margin: 2cm } P { margin-bottom: 0.21cm } --> <!-- @page { size: 21cm 29.7cm; margin: 2cm } P { margin-bottom: 0.21cm } --> <!-- @page { size: 21cm 29.7cm; margin: 2cm } P { margin-bottom: 0.21cm } --> &lt;!-- @page { size: 21cm 29.7cm; margin: 2cm } P { margin-bottom: 0.21cm } H1 { margin-bottom: 0.21cm } H1.western { font-family: "Times New Roman", serif } H1.cjk { font-family: "Lucida Sans Unicode" } H1.ctl { font-family: "Tahoma" } --&gt; &amp;lt;!-- @page { size: 21cm 29.7cm; margin: 2cm } P { margin-bottom: 0.21cm } H1 { margin-bottom: 0.21cm } H1.western { font-family: "Times New Roman", serif } H1.cjk { font-family: "Lucida Sans Unicode" } H1.ctl { font-family: "Tahoma" } --&amp;gt;

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !