I. Uluslararası İstanbul Şiir Festivali Programı

 

Birinci Gün - 13 Mayıs Salı

 

13.00  Şiir Akademisi 

Mephisto Kitabevi

Pedro Shimose

 

15.30  Şiir Okumaları

Caddebostan D&R

Denise Boucher, Gonca Özmen, Haydar Ergülen, Kerry Shawn Keys,  Sonata Paliulytè, Yiorgos Chouliaras

 

17.00  Şiir Okumaları

Sirkeci Garı

Baki Ayhan T., Can Bahadır Yüce, Enver Ercan, Leyla Şahin, Mehmet

Ocaktan, Pedro Shimose, Rodolfo Häsler, Sergey Gandlevski

 

19.00  Açılış Töreni

Arkeoloji Müzesi

 

20.00  Cihat Aşkın Konseri - "İstanbulin"

Arkeoloji Müzesi

 

İkinci Gün - 14 Mayıs Çarşamba

 

13.00 Şiir Akademisi

Fransız Kültür Merkezi

Jean Pierre Balpe

 

14.00 Şiir Okumaları

Mephisto Kitabevi

Alex Susanna, Can Bahadır Yüce, Gonca Özmen, Sergey Gandlevski, Sonata Paliulytè, Yusuf Uğur Uğurel

 

15.30 Şiir Okumaları

Nişantaşı D&R

Ahmet Telli, Arjen Duinker, Baki Ayhan, Jona Burghardt, Orhan Alkaya, Tomaz Salamun

 

17.00 Şiir Okumaları

Caferağa Medresesi

Cahit Koytak, Claudio Pozzani, Jean Pierre Balpe, Oğuzhan Akay, Rodolfo Häsler, Saadi Yousef, Zeynep Köylü, Tobías Burghardt

 

20.00  Dinleti - Şiirlerle Şarkılarla İstanbul

Cemal Reşit Rey

Hazırlayan: Atilla Birkiye

 

Üçüncü Gün - 15 Mayıs Perşembe

 

14.00 Şiir Okumaları

Emirgan Sarı Köşk

Ahmet Oktay, Dieter M. Gräf, Hilmi Yavuz, Leyla Şahin, Mehmet Ocaktan, Orhan Alkaya, Özdemir İnce, Pio Serrano

 

15.30 Şiir Akademisi        

Kadir Has Üniversitesi

Kerry Shawn Keys

 

17.00 Şiir Okumaları

Festivalin Özel Teması: Çağdaş Katalan Şiiri

Tarık Zafer Tunaya K.M.

Alex Susanna, Joan Margarit, Rodolfo Häsler

Sunuş: Adnan Özer

 

20.00 Şiir Okumaları

Yerebatan Sarnıcı

Ahmet Telli, Cahit Koytak, Denise Boucher, Joan Margarit, Michel Deguy, Nikola Madzirov, Ömer Erdem, Pio Serrano, Refik Durbaş, Saadi Yousef, Sennur Sezer, Tomaz Salamun

 

Dördüncü Gün - 16 Mayıs Cuma

 

13.00  Şiir Akademisi

Mephisto Kitabevi

Tomaz Salamun

 

14.00 Şiir Okumaları

Bakırköy Cem Karaca K.M.

Enver Ercan, Jona Burghardt, Nikola Madzirov, Pedro Shimose, Refik Durbaş, Sennur Sezer, Zeynep Köylü

 

17.00 Şiir Okumaları

Beyoğlu D&R

Dieter M. Gräf, Jean Pierre Balpe, Kemal Özer, Oğuzhan Akay, Ömer Erdem, Haydar Ergülen, Tobías Burghardt

 

20.00 Kerem Görsev Trio ve Şiir Okumaları

Binbirdirek Sarnıcı

Alex Susanna, Arjen Duinker, Claudio Pozzani, Kerry Shawn Keys, Michel Deguy, Pedro Shimose, Yiorgos Chouliaras

 

Beşinci Gün - 17 Mayıs Cumartesi

 

13.00 Şiir Hatları Vapuru

Tüm şairlerin katılımıyla.

 

19.00 Kapanış Töreni

Arkeoloji Müzesi

 

20.00 Ayşe Tütüncü ve Perkisyon Grubu Konseri

Arkeoloji Müzesi

 

NİSAN 2008 DEĞERLENDİRMESİ

 

2008 Nisan’ında ülkede ve medyada en çok üstünde durulan gündem, kuşkusuz ki ayaklar-başlar tartışmasıydı. NTV’de yayımlanan “Haydi Gel Bizimle Ol” programında, daimi sohbetçi Aysun Kayacı, seçimlerde verdiği oy’un dağdaki çobanın oyuyla eşit sayılmasına isyan edince kıyamet koptu.

AKP ve onu destekleyen medya, AKP’ye karşı duran cephenin işte böyle “seçkinci”, “şımarık”, “kendini bilmez” kişilerden oluştuğunu kanıtlamada büyük bir fırsat yakaladıklarını düşündüler. Türkiye Aysuncular ve Aysun karşıtları olmak üzere adeta ikiye bölündü. Bu konuda yüzlerce haber ve yorum yayımlandı, hemen herkes bir şeyler söyledi. Vatan gazetesi tartışmayı manşetten yayımladı. Kayacı’yla Platon’u özdeşleştirdi, karşılaştırdı. Aynı günlerde işadamı İshak Alaton’un konuk bir trilyonerle giriştiği Marx tartışması da gündeme eklenince günlük gazeteler adeta felsefe dergilerine dönüştü kısa bir süre için de olsa.

AKP karşıtları neredeyse tümden, “Bağdat Caddesi solcusu”, “Sefih yaşam düşkünü elitistler” damgası yemek üzerelerdi ki, Tayyip Erdoğan imdada yetişti. 1 Mayıs tartışmaları sırasında, her sıkıştığında olduğu gibi öfkesine yenik düşerek, tam da aynı konuda bir gaf yaptı; AKP karşıtları olarak son dakikada 2-1 öne geçtik. Çünkü koskoca başbakanın kırdığı pot doğal olarak iki gol sayılıyordu. Erdoğan ülkenin “ayaklar” tarafından yönetilemeyeceğini şiddet içeren bir üslupla açıkça ilan etmişti. Bu kışkırtıcı ve saldırgan biçem zincirleme şekilde Bakan Mehmet Ali Şahin’e, oradan da İstanbul Valisi’ne sirayet etti. Orantısız biçimde kullanılan abartılı yalanlarla önce “Taksim alanı bir ulaşım, ticaret ve turizm merkezidir” denilerek miting yasaklandı. Miting için turizm, ticaret ve ulaşım üç beş saat etkilenecekti; lakin bahsi geçen idareciler sayesinde İstanbul yirmi dört saat boyunca neredeyse tümden turizme, ticarete, ulaşıma kapatıldı. Taksim’den yaya geçişlerine bile izin verilmedi, turistler coplandı. Taksim çevresindeki polis zulmü de “orantısız” boyuttaydı.

Medyada 1 Mayıs tepkileri ve tartışmaları Mayıs ayının gündemine girdiğinden bu raporda ele almayacağız. Sadece şunları söyleyebiliriz: AKP ve AB yanlısı pek çok liberal, bunların demokrasiyle falan ilgilenmediklerini kabul etti veya geçici olarak kabul etmek zorunda kaldı. Milliyet’in 4 Mayıs tarihli başlığı şuydu: “AB’ye Doğru Tam “Gaz” (1 Mayıs’ta gaddarca kullanılan gazlar kastediliyor.) Milliyet altta iri puntoyla şöyle devam etti: “1 Mayıs’ta AKP’yi ‘Müslüman Demokrat’ Diye Öven AB Komiseri Olli Rehn’in AB Troykası…”

Bunlar kanımızca önemli gelişmelerdir. Medyada 1 Mayıs tartışması bir sonraki raporumuzda sizin de katkılarınızla kapsamlı olarak yer alacaktır.

Ayaklar başlar tartışmasına bizim yorumumuza gelince: Türkiye’de bir bütün olarak solun, yoksulların siyasi yönelimi olmaktan uzak kaldığını üzülerek görüyoruz. Her rengiyle solu, genellikle öğrenim görmüş, okumuş insanlar destekliyor Türkiye’de. Okumuşların büyük bölümü en alt tabakadakilerden görece daha iyi yaşam koşullarında bulunduğundan ve bir bölümü de gerçekten zengin olduğundan, ülkede solculuk dinci siyasetçilerce seçkincilik olarak gösteriliyor halk yığınlarına. Bu faşist bir taktik, ama iyi yürütülüyor. Taktiğin başarısı, kuşkusuz bir ölçüde de olsa bahsettiğimiz gerçeğe dayanmasından kaynaklanıyor. Ülkede solun, bu seçkinci, zenginci yaftasından kurtulması; işçilerin, köylülerin, emekçilerin geniş bölümünün desteğini alması gerekiyor.

Öte yandan biz sosyalistler olarak, seçkincilik yapmayı da, seçkinci söylem kullanmayı da kendimize hak olarak görmemeli, böyle yaklaşımları eleştirmeliyiz. Ayrıca bizim anladığımız demokrasi, asla, halkın dört beş yılda bir sandığa gidip parlamentoyu oluşturmasıyla sınırlı bir demokrasi değildir. Her gün canlı katılım gerektiren bir demokrasidir. Halk mahalle mahalle, iş yeri iş yeri örgütlenmeli, temsilcilerini seçmeli, onlar aracılığıyla veya doğrudan, her gün gündemi kendi belirlemelidir. Beş yılda bir seçimle sınırlı demokrasi başından sakat bir demokrasidir ve beraberinde elbette her birinin haklılık payı bulunan birçok kısır görüşün sonuçsuz tartışmasını getirecektir.

Medyanın aynı konudaki konumuna gelince. “Haydi Gel Bizimle Ol” programında olduğu gibi, bazı temel sorunlar, ancak cıvık bir programda, bir mankence dile getirildiğinde gündeme oturabilmektedir. Sorun ancak aynı cıvık üslupla ele alınırsa sağından solundan kurcalanabilmektedir. Aynı konuyu gerçekten bilenler kendi aralarında tartıştığında bunu pek az kimse izlemekte ve dolayısıyla sorunların özleri gündeme gelememektedir. Bizim demokrasimizde yaşanan temel olgu, temel hastalık tam da budur.

Bilgiyi övmede, ilgiyi teşvikte, hayata topluma katılanla katılmayanı bir tutmamakta bir yere kadar, evet, seçkinci olmalıyız. Yani ülkeyi düşünenler yönetmeli elbette, başlar yönetmeli. Ama bu başlar ayaktakımından, emekten yana olanların, emeğin başları olmalı. Kendi çıkarına düşünmeye başladığında emeği üretenlerce her an geri çağrılabilecek başlar yönetmeli toplumları. Görünüşte değil, gerçekten zenginleri temsil eden; tek akıl yetenekleri yoksulları kandırmak ve gütmekten ibaret, ama aydınlıktan, bilgiden, kültürden uzak başlar (aslında kültürel olarak ayaklar) yönetmemeli halkları, şimdi olduğu gibi.

Kültür ortamında olumlu bir gelişme: Danıştay 6. Dairesi Sultanahmet’te Bizans-Osmanlı kalıntıları üstünde yapımı süren Four Seasons otelinin yapımını durdurdu. Mahkeme kararının uygulanıp uygulanmadığını birlikte izleyeceğiz. Bu kararla İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin, ayrıca Turizm ve Kültür Bakanlığı’nın tarihe, geleneğe karşı, piyasacı-günübirlikçi-kültürsüz oldukları kanıtlandı. Ancak aynı güçler, ay ortasında Muhsin Ertuğrul tiyatrosunu yıkmayı başardılar.

ABD işgal güçlerinin Irak’ın Hadisa kasabasında gerçekleştirdiği katliamı anlatan belgesel filmin sonunda, altyazı ekranını kontrol eden çevirmen “İşgalci ABD, İşbirlikçi AKP” sözlerini ekrana yansıttı. (16 Nisan) Paniğe kapılan İstanbul Kültür Sanat Vakfı yönetimi “sanata müdahale” etmekle suçladığı çevirmeni işten attı.

Nisan ayında mide bulandıran medya-reklam kampanyalarından biri de margarin destekçisi medyatik diyetisyenlerce yürütüldü. Televizyonda ve gazetelerde Ayşe Baysal, Taylan Kümeli, Selahattin Dönmez isimli bu sözde sağlık uzmanları, vicdan rahatlığıyla margarin reklamına çıktılar. Plastik yemekten farksız bir şey olan margarin yeme alışkanlığı artık kitlelerce yavaş yavaş terk ediliyordu çünkü. Margarin sanayicilerinin yeni bir hamle yapması gerekiyordu. Meslek ahlakına uyan birçok diyetisyen ve hekim, son rezaleti protesto ettiyse de bu tepkiler medyada fazla yer bulmadı. Sol gazeteler dahil, o konuda ilginç gelişmeler yaşanıyor basın-yayında. Takipçisi olacağız.

Türkiye’nin en büyük medya gruplarından Sabah Grubu’nun, başbakanın damadının “CEO - Yürütme Kurulu Başkanı” olarak görev aldığı Çalık Grubu’na satışı geçtiğimiz ay tamamlandı. Bu satın almanın finansmanında, Cumhurbaşkanı’yla yapılan Katar yolculuklarında temin edilen nakit “kısa” kalınca, kamu bankalarından “3 yıl geri ödemesiz kredi” kullanma yöntemine gidildi. Çalık Grubu’nun, “uygun koşullarda kredi” sağlayan Halk Bankası’nın genel müdür yardımcısını kendi grubunda işe alması ve bunun üstüne bir de özelleştirilmesi beklenen bu bankaya talip olması, Türkiye’de bazı şeylerin ne kadar açık ve fütursuzca nasıl yapılabildiği sorusunu gündeme taşıdı. Sabah Gazetesi’nin tirajında önemli bir gerileme yaşanır, Umur Talu, Hıncal Uluç gibi köşe yazarları “biz şimdi nasıl devam edeceğiz acaba” sorusunu köşelerine taşırken, gazetenin genel çizgisi de “hükümetin ve sahibinin sesi” pozisyonuna giderek daha fazla oturdu.

Gericilikle ilişkisini daha “dolaylı” biçimde kurmak için gayret sarf eden Taraf Gazetesi ise, ay boyunca Fethullahçı sermaye gruplarından aldığı ilanlarla yine sobelendi. Gazetenin genel çizgisindeki ABD’ci - liberal “duruş” zaten saklanmaya çalışılan bir şey değil, bu duruşu daha da etkinleştirmek için elinden gelen her şeyi yapan Fethullahçı destek ise “belirsizleştirilmeye” çalışılıyor. Bu ayki ilanlarla “perde arkasındaki gizli finansör” konumu, “vitrindeki reklamveren” pozisyonuna taşınarak, bir anlamda daha “çağdaş” bir görünüm kazandı. Buna, gericileşme ile piyasalaşma arasındaki güçlü bağlantı da diyebiliriz.

Yeni Şafak, Zaman, Bugün ve Vakit ise ay boyunca hemen her gündemde kendilerinden beklenen performansı gösterdiler. 1 Mayıs’ta performanslarını en üst seviyeye çıkaran gerici neşriyat, bu tarihe dek 10 gün boyunca Hüseyin Üzmez travması yaşadı. Türbanla ahlak bekçiliğine soyunanların ortaya çıkan iğrenç sapıklıklarını, komplo diye geçiştirmeye çalışan, araya utanmadan “Ergenekon” lafları sokuşturan, yanına “28 Şubat öncesinde de böyle yayınlar artmıştı” diye laflar katan bir yayın çizgisi için söylenebilecek ne var ki? Medyadaki yozlaşmaya dikkat çekerek kendilerine okur çekmeye çalışan din tüccarlarının, yozluğun en dibinde debelendikleri bir kez daha açığa çıkmış oldu.

TRT’nin hükümet eliyle, gerici bir yayın çizgisine ve kadrolaşmaya mahkum edilmesi bir süredir takip ettiğimiz bir gelişmeydi. Söz konusu yayın çizgisinde Fethullahçı programların ne derece öne çıktığına dair uyarı ve bilgilendirme ise Haber-Sen Ankara Şubesi’nden geldi. Çarşamba geceleri TRT1’de “Bedirhan Gökçe ile Gecenin Kıyısında” programında Fethullah Gülen şiirleri okunduğu; TRT2’de Perşembe günleri yayınlanan “Düşünce İklimi” adlı programda onursal başkanlığını Fethullah Gülen’in yaptığı Abant Platformu koordinatörlerinden Kenan Gürsoy’un dini vaazlar verdiği; TRT2’de hafta içi her gün saat 20:30’da yayınlanan Rengahenk programında, cemaatin sevilen ismi İlker Gültekin’in Fethullah Gülen’in yazdığı metinleri seslendirdiği; bunun dışında Zaman, Taraf ve Yeni Şafak yazarları Teoman Duralı, Önder Aytaç, Talip Küçükcan, Mümtazer Türköne, İbrahim Kalın gibi çok sayıda gerici şahsiyetin hazırladığı programlarla “Değişen İslam Dünyası ve Gülen Hareketinin Katkıları” gibi konuların ele alındığı Haber-Sen tarafından kamuoyuna duyuruldu.

Türkiye’nin bol ödüllü “sanat piyasası” ise yine yeni tartışmalar yaşadı. “Türk tiyatrosunun Oscar’ı” diye tanıtılan Afife Jale Ödülleri, Dostlar Tiyatrosu’nun Sivas 93 adlı oyununu “mansiyon” ödülüne layık gördü. Genelde özendirme amacıyla genç topluluklara verilen bu ödül türünün, yılların Dostlar’ına ve “Sivas 93”e gitmesi, Genco Erkal’ın ödülü geri çevirmesiyle karşılandı. Benzer şekilde, oyunun müziklerini yazıp ödüllere aday olan Fazıl Say da Afife Jale’den çekildiğini açıkladı. Tüm bunlar olurken Dostlar’ın ödülü reddeden “gerekçeli kararı”nda; “Sivas’ta yitirdiğimiz insanların anısına saygısızlık olur” ifadesi ise tam anlaşılamadı. Oyun, diyelim ikincilik ödülü alsaydı yine ‘Sivas’ta ölenlere” saygısızlık mı olacaktı, mansiyon ödülü alınmayınca nasıl oluyor da saygısızlık bertaraf ediliyor, ödül mekanizmalarına başvurmanın kendisinde bir saygınlık sorunu var mı gibi sorular açıkta kaldı. Sonuçta, ödül mekanizması, piyasa ilişkilerini meşrulaştıran, geliştiren ve daha da kurumsallaştıran, starlara cila üstüne cila atan işleyişiyle zaten başlı başına bir “sorun alanı” iken, anlaşılıyor ki, bu mekanizmanın kendi iç işleyişinde de yeni sorun türleri belirmeye başladı.

Ödüllü kültür sanat ortamının bir başka cephesinde ise değerli şairimiz Gülten Akın, kendisine ve şiiriyle yarattığı değerlere yakıştıramadığımız bir şekilde, gerici hükümetin “ılımlı” kültür bakanlığından, “onur ödülü”nü aldı.

Sporun “gizli” gündeminde ise, şampiyonluğa koşan futbol kulüplerinin gözde isimlerinin kutlu doğum haftası kutlamaları vardı. Fethullahçı özelliğiyle bilinen Hakan Şükür, aynı hoca efendinin şakirtlerinden Beşiktaş hocası Ertuğrul Sağlam’ı Beşiktaş-Galatasaray derbisinde tüm bir yarı sahayı koşup sarılarak kutlarken, üç hafta sonraki Galatasaray-Fenerbahçe derbisinin de kutlu doğum haftasına yakışır bir şekilde geçmesini temenni etti. Futbol klişeleriyle ifade edecek olursak, “zirvenin bir diğer güçlü adayı” Sivasspor’un gerici hocası Bülent Uygun da hemen bu temennilere ve kutlamalara katılarak, “zirvedeki takibini sürdürdü”.

TKP KÜLTÜR KOMİSYONU


1 MAYIS İÇİN


           

                taksim’de bir gül açacak oldu

                baharı yasakladılar sokaklara

 

uzak uzağa

 

gözünü açtın mı bendesin

gözümü açtım mı sende

 

uzak uzağa

düş düşe

 

ben bir şiire başlıyorum

sen devamını getiriyorsun

 

“mümkün bir dünya” diyor bizimkiler

-ekmek, gül ve barış-

yürüyorlar haklı olana

güzel olana

 

ben ordayım

sen de orda

 

ben bir cephede askerlerle konuşuyorum

silah bırakıp kucaklaşıyorlar

sen yaralıları sarıyorsun

 

ben bir sözcüğün kalbini dinliyorum

hasta, yorgun

sen çiçekleri suluyorsun gülüşlerinle

 

derken rüyalarımızdan iniyoruz

yepyeni bir güneş doğuyor

“bizde ve ülkelerde”

 

gözünü açtın mı bendesin

gözümü açtım mı sende

 

yan yana iki ırmak gibi

akıyoruz seninle

kurulmamış dünyalara

yaşanmamış aşklara

 

uzak uzağa

düş düşe

 

ve böylece  

kısalıyor

aramızdaki mesafe

                          

HAYRETTİN GEÇKİN

 

 

 

              

Kemal Özer ile Edebiyatta Toplu Hareketler Üzerine


“Dünyayı Değiştirmenin Tadı”

Kemal Özer, son elli yılın edebiyat tarihinde edebiyatçıların bir araya geldiği ilerici hareketliliklerin bazılarının bizzat içinde olmuş, bazılarına ise tanıklık etmiş bir edebiyatçı. Edebiyat dünyasının git gide daraldığı ve sanatın suya sabuna dokunmaktan çekindiği bir ortamda, sanatçıların “ortak bir akıl” ile yüzlerini toplumsal mücadeleye dönmeleri git gide zorlaşırken, Kemal Özer ile böyle hareketliliklerin tarihi ve günümüzdeki olanakları üzerine konuştuk. 

Efe Duyan: Edebiyat tarihinde ve bugünkü edebiyat ortamında toplu hareketleri değerlendirmek ve sizin içinde bulunduğunuz benzeri süreçleri konuşmak istedik. İsterseniz A Dergisi deneyiminden başlayabiliriz.

Kemal Özer: Toplu hareketler üzerinden düşünürken, sanırım ilk amaç aynı doğrultuda düşünen insanların bulundukları bir çevreyi yaratmak. Diyelim ki toplumcu edebiyattan yana olan kimi edebiyatçılar varolan dergilerde kendilerine yer bulamıyorlar. Böyle bir ortamda, bu düşünce ortaklığını dergi, yayınevi gibi araçlarla yaşatmak ister insan. Yani bir zorunluluk var ortada. Bir de bizim A Dergisi’ndeki [1956] gibi biraz farklı durumlar var. Yazmaya yeni başlamış gençlerin, varolan dergilerde yer bulamamaları. Şu anda edebiyatçı olarak adı anılabilecek sekiz-on kadar insan bu dergide bir araya gelmişlerdi. Gerçi başka dergilerde de yer bulunabiliyordu ama böyle bir dergi hem edebiyatçının kendisini var etmesi hem edebiyata yön vermesi açısından daha etkili. Ama örneğin Yürüyüş (1942-44) gibi siyasi boyutu daha güçlü olan dergileri ilk kümede düşünebiliriz, o dönem sosyalist kimi yazarlar düşüncelerinden dolayı bu yola başvurmuş olmalılar.

Bizim gibi yazar adayı olan, henüz üniversite çağında olanlar, kendi gündemlerini edebiyata taşımayı isteyebiliyorlar. Örneğin ‘52’lerde Mavi çevresi vardı. Daha çok Ankaralı gençlerin çıkardığı bir dergiydi. Attila İlhan derginin yönlendiriciliğini üstlendikten sonra dergi gençlik dergisi olmaktan çıkıp sav dergisi olmaya yöneldi. Dergideki gençler de o savların destekçisi oldular ama bugün baktığımızda oradaki yazarlardan anımsanabilecek tek önemli isim Ahmet Oktay. Öbürleri edebiyatı bıraktılar. Bekir Çiftçi gibi, Ülkü Arman gibi yazdıklarıyla o dergide göze çarpanların çoğu gazetecilik gibi başka yönlere gittiler . O bir örnektir, bir ortak çalışma örneği.

A Dergisi de İstanbul’da ondan birkaç yıl sonra bir arkadaş çevresinin, birbirini tanıyan bir grubun çıkardığı bir dergi. Üniversite kantininde, hararetli tartışmalar arasında “Neden biz de dergi çıkarmayalım ki?” düşüncesinden doğan bir yayın. ‘50’li yılların anatomisinde, Soğuk Savaş koşullarının yarattığı boşlukta genel bir arayış görülür. Dünyada da, Türkiye’de de. Yoğun bir arayış içinde olan insanlar da o arayışı kendi çevresinde, kendi dergilerinde sürdürmeye daha yatkın oluyorlar. Herkesin harçlığından ayırdığı paralarla çıkıyordu A Dergisi de. O zaman anımsadığım kadarıyla 10’ar lira verebiliyorduk, dergi de 200 liraya falan çıkabiliyordu. Ama A Dergisi’ni bir gençlik dergisi olmaktan çıkaran öğeler var tabii, yeri gelmişken söylenebilir. Yaşça daha büyük veya başka çevreden bazı insanlar da katılmıştı bize. Edip Cansever örneğin 40 lira veriyordu, ama tek koşulla, parayı verdiğini kimse duymayacaktı. Bir de önceki kuşaktan Yusuf Atılgan vardı. Manisa’nın Hacırahmanlı köyünde çiftçilik yaptığından biraz daha fazla para veriyordu biz öğrencilere göre. Bir gençlik dergisi olduğu halde, belki böyle çok etkili olmayabilir kaygısıyla bizden biraz daha büyük insanlara yer vermiştik. Örneğin Asım Bezirci de katıldı bir süre sonra. Dergide böyle bir esneklik vardı. Birçok sayıda başyazıyı o zamanki adıyla Halis Acarı imzasıyla Asım Bezirci’nin yazdığını anımsıyorum.

Dergide yer alıp derginin atmosferine bağlı kalanlar olduğu gibi başka dergilere “yatay geçiş” yapanlar da vardı, onlara iyi gözle bakmıyorduk. Biz çekirdek kadro olarak, onun dışında bir şey aramamak ve daha çok emek vermek taraftarıydık.

Ayrıca bu ortak heyecanın bir başka ürünü olarak da kendi kitaplarımızı yayımlamaya başladık. Adnan Özyalçıner’in ilk öykü kitabı “Panayır”, Erdal Öz’ün “Yorgunlar”, Yusuf Atılgan’ın “Bodur Minareden Öte” gibi. En ünlüsü de Onat Kutlar’ın “İshak” kitabı. Bu da bir araya gelmenin bir başka boyutu oldu.

Dergi iki defa kesintiye uğradı. ‘57’den sonra bir ara verildi. 27 Mayıs’ın hemen sonrasında ise Haziran sayısını çıkarıp kendi isteğimizle dergiyi kapattık. Çünkü ‘50’lerin baskıcı uygulamalarına karşı çıkan bir konumdaydık, 27 Mayıs’ı da bu dönemin sona ermesi olarak yorumladık o zaman. Ve dergi işlevini bitirdi düşüncesiyle, son sayısını 4000-5000 basıp üniversite kapısında coşkulu bir biçimde dağıttık. Derginin koleksiyonunda o son sayıdaki yazılara bakmakta yarar var. Biz şairler ürün koyamadık, ama Fazıl Hüsnü’nün 27 Mayıs’ı destekleyen bir şiirini yayımladık. 1960’ta dergi böylelikle sonra erdiğinde zaten bizim öğrenci grubunda da herkes yaşama atılmaya başlamıştı. Onat [Kutlar] Paris’e, Hilmi Yavuz İngiltere’ye, Adnan [Özyalçıner] ile ben de köy öğretmeni olarak askere gittik. Doğal bir ayrışma oldu ve bir süre birbirimizden kopuk kaldık. Sonraki yıllarda ben kitapçılık yaptım ve Şiir Sanatı dergisini çıkardım ama ‘60’lı yıllarda asıl önemli dergiler Ant Dergisi (daha doğrusu yeni Ant Dergisi), Doğan Avcıoğlu’nun Yön Dergisi, daha edebiyat içi olarak Yeni Gerçek diye Aydın Hatipoğlu ve arkadaşlarının çıkardığı dergi ve tabii Halkın Dostları olarak sıralanabilir. Ant Dergisi’nde Osman Arolat’ın yönettiği bir oturumda, dört şair toplu bir çıkış yapmışlardı, önceki dönemin İkinci Yeni şiir anlayışını eleştiriyor ve toplumcu edebiyatın gerekliliği üzerinde duruyorlardı. Halkın Dostları biraz da onun uzantısı olarak görülebilir. Biz ise yaşamın yeni aşamaları içinde, öğrenciyken olduğu gibi bir arada olamıyorduk. Ama 12 Mart’la, bizi yeniden bir araya getiren siyasi bir ortam ortaya çıktı. Tabii herkes ’60 ile ’70 arasında kendini biraz yenilemiş, değiştirmişti denebilir. Yeniden bir araya gelip, Yeni A Dergisi’ni çıkarmaya karar verdik aynı kişilerle. Eski arkadaşlardan Ece Ayhan, Cemal Süreya katılmadılar. Cemal Süreya, “Ben bir edebi dergi çıkaracağımızı sanıyordum, siz bir siyasi dergi düşünüyormuşsunuz”, demişti. Bu arada Nurer Uğurlu gibi bazı başka kişiler de toplandı dergi çevresine, o dağıtımcı olarak çalışıyordu zaten. Refik Durbaş da, yazı işleri müdürü olarak yeni katılmış oldu. Yeni A Dergisi de iki buçuk yıl kadar çıktı. İlk dönemde olduğu gibi bir araya gelip ortak üretim yapma çabasını sürdürdük. Ama Yeni A Dergisi daha derli toplu bir yayındı.

Efe Duyan: Bu gelişmede, dergiyi çıkaran kadronun siyasal doğrultusunun hem gelişmiş hem de netleşmiş olmasının bir payı var mı? Böyle bir değişiklikten bahsedilebilir gibi gözüküyor.

Kemal Özer: Elbette. Derginin çıkış amacı değişmişti bir kere. Hem de öyle az buz değil, epeyce siyasal olmuştu. O zaman çoğumuz Cumhuriyet gazetesinde çalışıyordu. Adnan [Özyalçıner], ben, Doğan Hızlan, Konur Ertop, Refik Durbaş. Bu sefer, kantinde değil gazetede bir aradaydık. Düzeltme odasında yaptığımız çıkış toplantısında bunun resmen bir Marksist dergi olacağı karara bağlandı. Toplantıdakiler bu konuda tartışmaların ardından oylarını belirttiler. Bu Marksist dergi fikrine parmağını kaldırıp Doğan Hızlan da katılmıştı (gülüşmeler). Bunu yazmıştım, “Doğan Hızlan’ın Bendeki Görüntüsü”nde. Bir çıkış bildirisi üzerinde ortaklaşıldı. Naif bir sanatsal heyecanın sonucu olarak değil, siyasi sözü de olan bir edebiyat-sanat dergisi oldu. Aradan geçen sürede bizler de değişmiştik. O dönem Yansıma Dergisi de öyleydi örneğin, zaten siyasi boyutu olmayan dergi yok gibiydi. Sanat Emeği çıktı, ondan daha önce Ataol [Behramoğlu] ve kardeşinin [Nihat Behram] çekirdeğini oluşturduğu Militan çıktı. Ona da katıldım ben, yazı kurulunda yer almıştım. Yine o yıllarda TİP’in yayın organı Yürüyüş’te şiirlerim yayımlandı. Ancak sonraki dönem, Yazko’nun yayın organlarında hiç görünmedim. Nedeni de çok açık, üye olmama karşın Memet Fuat’ın yöneticiliğe getirilmesine bir tepkiydi. Sanıyorum, bir tek A. Kadir ile ben öyle davrandık.

Efe Duyan: ‘83 ile ‘90 arasında Varlık Dergisi’ni yönettiniz. Varlık Dergisi, oldukça eski ve köklü bir dergiydi, bahsettiğimiz deneyimlerden biraz farklı olmalı.

Kemal Özer: Varlık Dergisi tabii bir grup dergisi değildi, ama ben 12 Eylül sonrasında Türkiye’nin içine girdiği ortamda sanat dünyasında karşılaşacağımız şeylerin bilinci ve sezgisiyle derginin yönetimini üstlendim. Verilmek istenen yöne muhalefet etmek için bir yol olarak göründü bana. Varlık, en köklü dergidir, bu yüzden farklı bir konumdaydı. Bunun hem olumlu, hem de olumsuz yanları var. Olumsuz yanı şudur; orada zaten yazanlar, yani oranın geleneksel kadrosu, bizim düşündüğümüz muhalefeti yapacak insanlar değildi. Onun için, onlardan dergiyi arındırmak biraz sorunlu oldu. Birer birer ve kısa sürede dergiden uzaklaştılar, benim tahmin ettiğim gibi. Bu arada tabii derginin çizgisini benimsemediklerini belirtenler, hatta suçlayanlar yok değildi; örneğin Oktay Akbal doğrudan derginin sahibine benim aleyhimde bir mektup yazdı. Benim son katıldığım dergi süreci bu oldu.

Efe Duyan: Peki, edebiyatçıların birlikte hareket etmesinin tek koşulu dergiler miydi?

12 Eylül sonrası için birtakım kısıtlamalar içinde bazı direniş odakları da ortaya çıktı. Özellikle kültür merkezlerini ben hep öyle algıladım. Kültür merkezleri o koşullarda gösterilecek bir direnişin buluşu gibi geldi bana ve arka arkaya kurulmaya başladılar. Bu gelişmeyi çok olumlu karşıladım, çünkü merkezler ortak çalışmanın odağında yer alan kuruluşlardı. Hızlı bir gelişimin ardından bir durulma dönemi oldu ve heyecanla başlayan çeşitli merkezler o düzeyde ürün veremedikçe başlangıçtaki ivmelerini yitirdiler. Ben Evrensel Kültür Merkezi’ne emek vermiştim ama şu anda yok. Buradan alınacak dersler elbette olmalı.

Efe Duyan: Edebiyat, sonuç itibarıyla kişisel bir üretim. Bir arada olmak, kimi sorunlar doğuruyor mu edebiyatçılar açısından? Sizce toplu çıkışlar başlangıç amacıyla uyumlu ve sağlıklı yürüyebiliyorlar mı?

Kemal Özer: Bir örnek verecek olursam, Varlık’ın yönetimi ile ilgili yaptığım anlaşma yalnız kendi yöneticiliğim üzerineydi. Ama genç insanların ortak bir çalışmanın tadını almalarını yeğlediğimden, bir yazı kurulu oluşturdum, ortak çalışmaya alışsınlar diye. İnsanların bir arada ortak iş yapma pratikleri çok zayıf; çabuk çözülen ya da kişisel çatışmalara dönüşüp sürekliliği engelleyen bir yapısal bozukluk var sanki.

Varlık siyasi bir dergi değildi ama bu konuda bir örnek olabilir miydi acaba?

Orada sanatsal bir direniş göstermek istedik. Bence kimi özel sayılar oldukça etkili oldu, bazı sayıların satış rakamları 6000’e çıktı ve hapishanelerde okunan bir dergi haline geldi. Konuşma hakkı ellerinden alınmış insanlara yönelik, onları besleyen bir organ oldu diyebiliriz. “Yapısalcılık” sayısı bence önemlidir. Çünkü yapısalcılık bir atağa kalkmıştı 12 Eylül sonrasında. 12 Eylül baskısının kültürel başlıklarına muhalefet etmek gerekiyordu. Elbette önceden de vardı Yapısalcılık ama 12 Eylül onun için bir tramplen oldu. Bir başka örnek “Ritsos” sayısı. Yannis Ritsos’un Yunanistan’dan o sayı için gönderdiği mesajları, Özdemir İnce’nin yaptığı söyleşiyi koyduk. Ama o sözünü ettiğim yazı kurulu düşüncem yazık ki başarılı olamadı.

Efe Duyan: Daha önceki dergilerde bahsettiğiniz kollektif düşünme ve hareket etme çabaları başarılı olmuş muydu?

Kemal Özer: Yeni A Dergisi’nde başarılı olmuştu, herkesin öncelikle ortak bir heyecanı olmalı, hem sanatsal hem de siyasal olarak.

Efe Duyan: Bu ortak aklın kişisel kariyerin önüne geçmesi gerektiğini söyleyebilir miyiz o zaman? Siyasal çizgisi daha net ve bu çizginin doğurduğu heyecandan beslenen bir topluluk için bir arada üretmek daha olası olsa gerek.

Kemal Özer: Tabii, Yeni A’daki küçük sürtüşmeler gene de bu ortak çalışmanın içinde bazı kariyer olaylarıyla ortaya çıktı zaten. Ortaklaşılamayan noktalar da oldu ve içimizde bazı tartışmalar yaşandı. Hatta bazı arkadaşların uzaklaşması yönünde görüşler bile ortaya çıktı. Ama koleksiyona bakıldığında bu görülmez. Yine de o kadar durgun ve pürüzsüz değildi o süreç bile. Hatta bir iç tartışma metni kaleme almıştım, daha yayımlanmadı hiçbir yerde.

Bertolt Brecht’in bir sözü var, sanırım Vasıf Öngören’den duymuştum. Diyor ki Brecht: “Dünyayı değiştirmenin tadını duymak”. Birçok problemin çözümü saklı bu cümlede. İnsan, önce bilgi edinir, yorumlar ve bir bilince ulaşır dünyayı değiştirme konusunda. Ama Brecht bir de buna tadını duymayı ekler. Varlık Dergisi’nde gençlerle birlikte çalışabileceğim bir yazı kurulu kurmaktaki amacım da budur. Acaba bu dergi ile bir şeye muhalefet etmenin tadını duyurmak mümkün olur muydu? Mücadele içinde, haklı olmanın ötesinde bundan tad alabilmek de çok önemli bence.

Efe Duyan: Peki bu süreçler dergi  çevresinde bir araya gelen yazarların kişisel gelişimlerine acaba ne ölçüde katkıda bulunuyordu?

Kemal Özer: Kesinlikle çok geliştirici oluyordu. Örneğin dergi mutfağı diyebileceğimiz her zaman geçerli bir şey vardır. Yeni A’da çok canlı, gündelik tempoda yaşanan bir süreçti. Gece yarılarına kadar çıkacak sayıyı tartıştığımız toplantılar oluyordu. Bir de yalnızca karara varmakla kalmıyor, herkes çıkacak ortak sayı için kendi katkısını da belirliyordu. Sözgelimi biz bir özel sayı yapmıştık Yeni A Dergisi’nde, Toprak Kanunu çıkacak diye. Siyasal arenada konuşulan sorunlara karşı tavrımız ne olacaktı? Bunları sürekli tartışıyorduk. Özel sayı için kimden yazı alınacak, biz ne yazacağız? Bazı şiirleri de böyle vesilelerle yazdım. “Toprağa Bastıkça Söylenen” şiiri o özel sayı için böyle yazılmıştır. Hatta matbaa işleriyle de uğraştığımız için, bazı şiirleri matbaada tamamladığımı anımsıyorum. Diyelim karar verilmiş, sekiz-on günlük bir süreç var. Bunları yapabilmek için bu heyecanın sürekli hale gelmesi gerek. Daha da önemlisi bundan tad almak gerek. Diyelim evlisin, evde ilkokula giden bir kızın var, gazetede çalışıyorsun akşam altıya kadar; benim durumum böyleydi o yıllar. Ancak öyle bir heyecanla bunların altından kalkılabilir. Paket yapmaktan, dağıtmaktan, yazı peşinde koşmaktan tut, pek çok başka işe yetişiyorduk. Çok köklü ve süreklileşmiş bir heyecan gerekli ve daha önemlisi bunlardan tad almak gerek; çünkü öteki türlü memuriyet gibi olur.

O yıllarda birkaç kez psikolojik sorunlar da yaşadım fazla çalışmaktan. O zamanlar gençtik ama, bugün yaşamadığım çarpıntılar, sıkıntılar yaşadım. Bir gün Yılmaz Güney’in filmine gittik eşimle; bir süre sonra, arka sırada oturan birisi benim oturduğum sırayı sallamaya başladı. Bakıyorum, kendi halinde biri, öyle bir şey yapacak gibi görünmüyor. Ama birazdan yeniden sallamaya başlıyor. O sırada ayırt ettim ki aslında koltuğu kimse sallamıyor; çarpıntı tutmuş, bana sallanıyor gibi geliyor. Doktor, yorgunluktan olduğunu söyledi. Bana ilaç vermedi, “Bunun ilacı açık havada, kırlarda dolaşmaktır”, dedi. Öyle bir heyecan, düşün artık. Başka bir şeyi gözümüzün görmediği yoğun bir tempo.

Efe Duyan: Sizin edebiyat geçmişinizde bu anlamda en çok iz bırakan dergi, Yeni A Dergisi gibi duruyor.

Kemal Özer: A Dergisi’nde de vardı heyecan ama o zaman 20 yaşlarındaydım ben, Ülkü Tamer bir iki yaş daha küçük hatta, bilincimiz anlattığım doğrultuda henüz gelişmemişti diyebiliriz.

Efe Duyan: Bu süreçlerde bu siyasi paylaşımdan, o sürece katılan edebiyatçıların siyasi bakışının o ortak şemsiye altında geliştiğinden bahsettik, ama edebi tartışmaların bu süreçlerde rolü neydi? Genç edebiyatçılar açısından düşünülürse özellikle.

Kemal Özer: Yeni A Dergisi’ndeki ortak heyecan tabii bizden daha genç olan kimilerini de etkiledi. İsmail Uyaroğlu aklıma geliyor şu an, gazeteye uğradığı bir gün, dergi çalışmalarına katılmak istedi. Gazetenin düzelti odası tabii derginin “illegal” bürosuydu (gülüşmeler). Zaten gazeteye gelen giden bize de uğrardı. Uyaroğlu, çalışmalara katılmak istediğini söylemişti; abonelere dergi göndermek, etkiketleri yazmak vb. Belli ki, gidip gelirken bizim yoğun ve özverili çalışmamızı görüp etkilenmişti.

Bir de ilginç bir anı daha aktarayım. Okuru da etkileyici bir şey yapalım fikri oluştu zamanla ve “Eylemsiz Okurdan Eylemli Okura” diye sayfalar yaptık. Okurların etkin olarak katılımını sağlamak için. İlk koyduğumuz yazı Cengiz Gündoğdu’nun yazısıymış. Cengiz Gündoğdu da o zaman “cebinde kırmızı biberle” dolaşan, kavgacı bir geçmişten gelen bir adam (gülüşmeler). Sayıl Cengiz adıyla yayınlanan o ilk yazının ondan geldiğini, Varlık’tayken yıllar sonra kendinden öğrenmiştim..

Efe Duyan: Varlık Dergisi’ni çıkartırken, sen artık usta gözüyle bakılan bir şairdin. Müslim Çelik, Salih Bolat gibi kimi şairlerin ilk dönem şiirlerini de yayımladın orada. Bugün bilinen orta kuşak şairlerinin gençlik dönemine denk düşüyordu o süreç. O dönem umut vaad edenler o dönüşümü gösterebildiler mi peki?

Kemal Özer: Varlık döneminde bu ortak heyecanla ortaya bir şeyler konulması birtakım insanları etkiliyordu. Bu etkiyi iki ayrı kümede toplamak gerçekçi olur. Birincisi, işin içinde doğrudan emeğiyle yer almak isteyenler. Bir de bunu çekemeyenler, daha doğrusu “Biz onlara katılmayalım, biz de kendimiz bir şeyler yapalım” diye düşünenler. Buna kariyer mi denir bilemiyorum. Örneğin A ve Yeni A Dergisi’nden bir yakın arkadaşım bana bir gün dedi ki: “Sen beni mahvettin, benden Varlık için yazı istemedin”. Ben  kimseye özel çağrıda bulunmadım oysa. Orada birlikte hareket etme kaygısı taşıdım ve bu muhalefet duygusunu taşıyan herkesin katılacağını düşündüm. Demek ki başka bir şey bekliyorlar. Benim hiç aklıma gelmezdi, çok şaşırmıştım. Bunun dışında, genç şairlere de çağrıda bulunmadım ama onlara özellikle yer verdim. Ben bir şiirini koyduktan sonra başka şiir göndermeyenler oldu, ya yerini beğenmedi ya da ben burada öne çıkamam diye düşündü. Zaten o yıllarda Ankara’da gençlerin yayınladığı Yarın Dergisi vardı. O dergide duydukları heyecanı yeğlediler belki.

Bu arada Varlık’ı konuşurken onun dışında neler vardı ona da bakmak gerekir, tablonun bütününe yani. O zamanları düşündüğümde, hemen aklıma gelen Çutsay ailesidir örneğin. Edebiyat Dostları’nı çıkarıyorlardı. Enis Batur ve ekibi oluşmaktaydı, Gergedan vb. dergilerle sermaye bu alana yatırım yapıyordu. Memet Fuat’ın da işlevini iyi değerlendirmek gerekir. Hem Yeni Dergi’de, hem Yazko Edebiyat’ta, hem de Adam Sanat’ta. Sonradan 12 Eylül’ün getirdikleri egemen hale gelince, birtakım anlayışları ve imzaları öne çıkarınca  “Ben böyle olsun istememiştim” diyor. Tablonun tek hazırlayıcısı değilse de baş destekçilerden biriydi oysa. Zamanında gereken sorumluluğu üstlenmemiş birinin, birtakım gençleri edebiyatımıza kazandırmış olmakla övünen birinin “Ben bu kadarını beklemiyordum” deme hakkı yok. Biz Yeni A Dergisi’ni çıkarırken toplumsal sorumluluktan söz açtığımız zaman, sanattan başka sorumluluğun olmadığını söyleyen, “Bunu öğretemedik” diyen biri, “Ben masumum” diye kenara çekilebilir mi öyle kolayca? Ben “Varlık’ı yedi yıl yönettim ama aslında ben dergide bir çalışan olarak görevliydim, benim sorumluluğum yok” diyebilir miyim? Elbette kimse tek başına hazırlayıcısı değil hiçbir şeyin. Ama onları oluşturan ortamın içinde çeşitli ağrılıkları olan insanlar var. Memet Fuat’ın rolü de herhangi bir yazarın ağırlığından başkaydı.

Israrla üzerinde durulacak şey, her hareketliliği o bütünsel yapı içinde kavramaktır. Kültür merkezleri kavramı için de geçerli bu. Neyin karşılığı olarak ortaya çıktılar, neyi yaptılar, neyi yapamadılar, bunu iyi araştırmak gerek.

Kişiselliği aşıp ortaklaşa olmanın getirdiği güçler varsa da, kişisel zaaflar yine kemirgen olarak ortalıkta. İnsanlar bunları bazen frenliyemiyorlar. Kültür merkezlerini de hep o ortaklaşa çalışmanın tadıyla gelişecek diye düşünüyorum. İnsanlar değişik yerlerden değişik bağlantılar ve düşüncelerle geliyor. Ama yapılan iş öyle bir pota olmalı ki insanlar orada eriyip yeniden kalıba dökülebilmeli. Ortak noktaları, ayrık noktalarından daha fazla olan bir yapıyı hedeflemeli. Tamamen aynı olursa, o üniforma gibi olur, bu da güzel bir şey değil tabii. Ama arınmak önemli, o da üretimin içinde olur.

Efe Duyan: Sanat Cephesi Dergisi ve NHKM’deki Edebiyat Atölyesi edebiyatçıların yan yana gelip, “Haydi bir şeyler yapalım”  dediği oluşumlar değil. Biz, önce belli bir siyasi doğrultuda yola koyulalım sonra bir araya geliriz diye düşünmüştük. Daha doğrusu içinden geçtiğimiz yıllarda toplumcu edebiyatın zayıflığı göz önüne alındığında buna mecbur kaldık. Biraz taşıma suyla başlayan bir süreç, tabii ağır ilerledi. İki seneye yakın bir süre oldu başlayalı. Bu süre, Türkiye’de pek çok derginin toplam süresine denk geliyor. Sanat Cephesi, henüz kendi geleneğinde gördüğü dergilerin etkisine ve düzeyine ulaşamadı ve atölyenin içinden genç kuşak şairlerini henüz ortaya çıkaramadı. Ama bu umudu taze tutmamız gerekir mi sizce?

Kemal Özer: Dergi olarak Sanat Cephesi’ne baktığımızda olumlu gelişmeler görmemek mümkün değil. İlk sayıların bendeki izlenimi, derginin biraz dağınık olduğu yönünde. Belki genç insanların elinden çıktığı içindi. Daha iyi organize olmalı diye düşünüyordum. Ama 23. sayıya gelindiğinde dergicilik açısından önemli atılımlar yapılmış durumda. Konuk editörlük uygulamaları, geçmiş kuşakla bağları güçlendirecek dosyalar vb. Bunun yanında yazıların düzeyi açısından da benzer bir ilerleme göze çarpıyor bence. Ürünlere bakıldığında ise, başka dergilere göre farklı bir görüntü ortaya çıkmaya başladı diye düşünüyorum. Bazı konularda öteki dergilerde olmayan bir bakış açısı var, bu önemli. Bir ayrım noktasına gelinmiş durumda. Ama ürün konusundaki çok erken beklentiler gerçekçi değil.

Daha önemlisi Nâzım Hikmet Kültür Merkezi’nde de bir dinamizm görülüyor. Sanat Cephesi kahvaltılarıyla başlayan süreçte bir toparlanma görüyorum. Geçmiştekilerle kıyaslayınca elbette onlardan öğrenilecek şeyleri almalı ama bugünün isterlerini o günün koşullarından ayırmak gerek. O gün yapılan işler, bugünün gereksinimlerinden farklı. İşte yayınevlerinin durumu, dağıtım ağının sorunları vb. Etkili işler yapmak bugün çok daha zor. Ama yine de eski çalışmalar insana ışık düşürebilir.

 (Sanat Cephesi dergisinin Nisan 2008 sayısında yayınlanmıştır)

PİPPA BACCA AĞITI


o sürgün olduğumuz

monalisa yüzleri,

yok edildi onların;

elsa gözleri, pippa bacca

güzelliği yok edildi.

 

ben şimdi hangi göklerin,

günbatımına benzeteyim

güzelim gelin uzanışlarını,

hangi gelincik tarlasına,

hangi denizin köpüğüne…

 

göklerimin mavi yanı,

güneşimin kızıl tayfı,

yıldızlı derinliği gecemin

ırmağımın ıssız kumu,

kuğu boynu sevdiğim kadının,

yok edildi, yok edildi.

 

ah nice güzellik,

nice incelikli sözcük,

nice düşlem imgelemi

doğacaktı pippa’nın diliyle,

tanrıçamız olan yeryüzüne;

şimdi acılar dolanıyor yalnızca,

ülkemin ana/dilinde…

 

AHMET UYSAL

11.04.08

 

PİPPA BACCA 

 

“Seni dilimizi konuşan biri öldürdü.”

 

Savaşı, şiddeti savunsaydın alkışlarla karşılanırdın oysa. Büyük törenler düzenlenirdi senin için. Sokaklar boşaltılırdı. Bizim burda ölümle karşılanır böyle şeyler. Hrant cinayeti nasıl çocuk yaşta birinin üstüne yıkıldıysa, bu da 9 yıldır imam nikâhlı karısıyla yaşayan bir sapığın sırtına yıkılır ve kapanır mesele.

 

Seni ancak bir avuç sanatçı, itaatsiz, feminist, savaş karşıtı insan uğurlayabildi ülkene. Açmamış güllerle, karanfillerle, barış bayraklarıyla…Ve arkandan:

 

“Seni, burada bizim dilimizi konuşan ve aramızda yaşayan biri öldürdü. Bunun sorumluluğunu taşıyoruz. Kadınlara karşı şiddetin bütünüyle silineceği güne kadar da bu sorumluluğumuzu yerine getirmek için çaba göstereceğimize söz vermemiz, umarız buradaki ve ülkendeki hemcinslerinin acısını bir nebze olsun azaltabilir” dediler.

 

Dünyamızda bütün insanları barışa teşvik etmek için giydiğin beyaz gelinlik, barışın simgesi olsun Pippa Bacca. Tacizci, tecavüzcü erkek şiddeti bitene kadar kimse senin tecavüze uğrayarak öldürülmenin ayıbından, utancından kurtulamaz.

 

Bu utanç ve ayıbı kaldırmak için insanlığın onurlu kızları ve onurlu erkekleri, barışa, mümkün insan ve mümkün bir hayata dair mücadeleden asla geri durmayacaklar.

 

Türkiyeliler, özelde Kocaeli ve Gebzeliler, 8 Mart günü üstünde beyaz bir gelinlikle, dünya barışı için çıktığı yolculuğu Gebze’de vahşi bir şekilde son bulan Pippa Bacca’ya  özür borçludur.

 

Türkiyeliler, özelde Kocaeli ve Gebzeliler, ülkemizdeki ve dünyadaki bütün barış örgütlerine,  savaş karşıtlarına özür borçludur.

 

Türkiyeliler ve özelde Kocaeli ve Gebzeliler İtalyan halkına, Pippa Bacca’nın beyaz gelinliğiyle barışı taşımak istediği Filistin halkına, şiddetten bunalmış Ortadoğu halklarına özür borçludur.

 

Türkiyeliler, özelde Kocaeli ve Gebzeliler barış yürüyüşünü Pippa Bacca’nın  bıraktığı yerden devam ettirebilirler. Ettirmelidirler.

 

Pippa Bacca, dünyanın yalnız olmadığını anlatmak istemişti. Ülkesinden kalkarak, otostop yapa yapa Filistin’e kadar sürdürmeyi düşündüğü bu yolculuğuyla insanların güvenilir olduğunu kanıtlamaya çalışıyordu aynı zamanda. Ama dünya güvenilir bir yer değil. Bunun için görev düşüyor hepimize.

 

Pippa Bacca, şiddetin ve ötekileştirmenin olmayacağı bir dünya düşüdür artık, bir imgedir. Onun bu düşünü gerçeğin sınırlarına almalıyız.

 

Güle güle Pippa Bacca

Bir güldün / barış gülü / açacak oldun

Neyse…

Yolunu bekleyeceğim

Gömüp yüzümü baharlara

                               

Hayrettin GEÇKİN