“Dünyayı Değiştirmenin Tadı”
Kemal Özer, son elli yılın edebiyat tarihinde edebiyatçıların bir araya geldiği ilerici hareketliliklerin bazılarının bizzat içinde olmuş, bazılarına ise tanıklık etmiş bir edebiyatçı. Edebiyat dünyasının git gide daraldığı ve sanatın suya sabuna dokunmaktan çekindiği bir ortamda, sanatçıların “ortak bir akıl” ile yüzlerini toplumsal mücadeleye dönmeleri git gide zorlaşırken, Kemal Özer ile böyle hareketliliklerin tarihi ve günümüzdeki olanakları üzerine konuştuk.
Efe Duyan: Edebiyat tarihinde ve bugünkü edebiyat ortamında toplu hareketleri değerlendirmek ve sizin içinde bulunduğunuz benzeri süreçleri konuşmak istedik. İsterseniz A Dergisi deneyiminden başlayabiliriz.
Kemal Özer: Toplu hareketler üzerinden düşünürken, sanırım ilk amaç aynı doğrultuda düşünen insanların bulundukları bir çevreyi yaratmak. Diyelim ki toplumcu edebiyattan yana olan kimi edebiyatçılar varolan dergilerde kendilerine yer bulamıyorlar. Böyle bir ortamda, bu düşünce ortaklığını dergi, yayınevi gibi araçlarla yaşatmak ister insan. Yani bir zorunluluk var ortada. Bir de bizim A Dergisi’ndeki [1956] gibi biraz farklı durumlar var. Yazmaya yeni başlamış gençlerin, varolan dergilerde yer bulamamaları. Şu anda edebiyatçı olarak adı anılabilecek sekiz-on kadar insan bu dergide bir araya gelmişlerdi. Gerçi başka dergilerde de yer bulunabiliyordu ama böyle bir dergi hem edebiyatçının kendisini var etmesi hem edebiyata yön vermesi açısından daha etkili. Ama örneğin Yürüyüş (1942-44) gibi siyasi boyutu daha güçlü olan dergileri ilk kümede düşünebiliriz, o dönem sosyalist kimi yazarlar düşüncelerinden dolayı bu yola başvurmuş olmalılar.
Bizim gibi yazar adayı olan, henüz üniversite çağında olanlar, kendi gündemlerini edebiyata taşımayı isteyebiliyorlar. Örneğin ‘52’lerde Mavi çevresi vardı. Daha çok Ankaralı gençlerin çıkardığı bir dergiydi. Attila İlhan derginin yönlendiriciliğini üstlendikten sonra dergi gençlik dergisi olmaktan çıkıp sav dergisi olmaya yöneldi. Dergideki gençler de o savların destekçisi oldular ama bugün baktığımızda oradaki yazarlardan anımsanabilecek tek önemli isim Ahmet Oktay. Öbürleri edebiyatı bıraktılar. Bekir Çiftçi gibi, Ülkü Arman gibi yazdıklarıyla o dergide göze çarpanların çoğu gazetecilik gibi başka yönlere gittiler . O bir örnektir, bir ortak çalışma örneği.
A Dergisi de İstanbul’da ondan birkaç yıl sonra bir arkadaş çevresinin, birbirini tanıyan bir grubun çıkardığı bir dergi. Üniversite kantininde, hararetli tartışmalar arasında “Neden biz de dergi çıkarmayalım ki?” düşüncesinden doğan bir yayın. ‘50’li yılların anatomisinde, Soğuk Savaş koşullarının yarattığı boşlukta genel bir arayış görülür. Dünyada da, Türkiye’de de. Yoğun bir arayış içinde olan insanlar da o arayışı kendi çevresinde, kendi dergilerinde sürdürmeye daha yatkın oluyorlar. Herkesin harçlığından ayırdığı paralarla çıkıyordu A Dergisi de. O zaman anımsadığım kadarıyla 10’ar lira verebiliyorduk, dergi de 200 liraya falan çıkabiliyordu. Ama A Dergisi’ni bir gençlik dergisi olmaktan çıkaran öğeler var tabii, yeri gelmişken söylenebilir. Yaşça daha büyük veya başka çevreden bazı insanlar da katılmıştı bize. Edip Cansever örneğin 40 lira veriyordu, ama tek koşulla, parayı verdiğini kimse duymayacaktı. Bir de önceki kuşaktan Yusuf Atılgan vardı. Manisa’nın Hacırahmanlı köyünde çiftçilik yaptığından biraz daha fazla para veriyordu biz öğrencilere göre. Bir gençlik dergisi olduğu halde, belki böyle çok etkili olmayabilir kaygısıyla bizden biraz daha büyük insanlara yer vermiştik. Örneğin Asım Bezirci de katıldı bir süre sonra. Dergide böyle bir esneklik vardı. Birçok sayıda başyazıyı o zamanki adıyla Halis Acarı imzasıyla Asım Bezirci’nin yazdığını anımsıyorum.
Dergide yer alıp derginin atmosferine bağlı kalanlar olduğu gibi başka dergilere “yatay geçiş” yapanlar da vardı, onlara iyi gözle bakmıyorduk. Biz çekirdek kadro olarak, onun dışında bir şey aramamak ve daha çok emek vermek taraftarıydık.
Ayrıca bu ortak heyecanın bir başka ürünü olarak da kendi kitaplarımızı yayımlamaya başladık. Adnan Özyalçıner’in ilk öykü kitabı “Panayır”, Erdal Öz’ün “Yorgunlar”, Yusuf Atılgan’ın “Bodur Minareden Öte” gibi. En ünlüsü de Onat Kutlar’ın “İshak” kitabı. Bu da bir araya gelmenin bir başka boyutu oldu.
Dergi iki defa kesintiye uğradı. ‘57’den sonra bir ara verildi. 27 Mayıs’ın hemen sonrasında ise Haziran sayısını çıkarıp kendi isteğimizle dergiyi kapattık. Çünkü ‘50’lerin baskıcı uygulamalarına karşı çıkan bir konumdaydık, 27 Mayıs’ı da bu dönemin sona ermesi olarak yorumladık o zaman. Ve dergi işlevini bitirdi düşüncesiyle, son sayısını 4000-5000 basıp üniversite kapısında coşkulu bir biçimde dağıttık. Derginin koleksiyonunda o son sayıdaki yazılara bakmakta yarar var. Biz şairler ürün koyamadık, ama Fazıl Hüsnü’nün 27 Mayıs’ı destekleyen bir şiirini yayımladık. 1960’ta dergi böylelikle sonra erdiğinde zaten bizim öğrenci grubunda da herkes yaşama atılmaya başlamıştı. Onat [Kutlar] Paris’e, Hilmi Yavuz İngiltere’ye, Adnan [Özyalçıner] ile ben de köy öğretmeni olarak askere gittik. Doğal bir ayrışma oldu ve bir süre birbirimizden kopuk kaldık. Sonraki yıllarda ben kitapçılık yaptım ve Şiir Sanatı dergisini çıkardım ama ‘60’lı yıllarda asıl önemli dergiler Ant Dergisi (daha doğrusu yeni Ant Dergisi), Doğan Avcıoğlu’nun Yön Dergisi, daha edebiyat içi olarak Yeni Gerçek diye Aydın Hatipoğlu ve arkadaşlarının çıkardığı dergi ve tabii Halkın Dostları olarak sıralanabilir. Ant Dergisi’nde Osman Arolat’ın yönettiği bir oturumda, dört şair toplu bir çıkış yapmışlardı, önceki dönemin İkinci Yeni şiir anlayışını eleştiriyor ve toplumcu edebiyatın gerekliliği üzerinde duruyorlardı. Halkın Dostları biraz da onun uzantısı olarak görülebilir. Biz ise yaşamın yeni aşamaları içinde, öğrenciyken olduğu gibi bir arada olamıyorduk. Ama 12 Mart’la, bizi yeniden bir araya getiren siyasi bir ortam ortaya çıktı. Tabii herkes ’60 ile ’70 arasında kendini biraz yenilemiş, değiştirmişti denebilir. Yeniden bir araya gelip, Yeni A Dergisi’ni çıkarmaya karar verdik aynı kişilerle. Eski arkadaşlardan Ece Ayhan, Cemal Süreya katılmadılar. Cemal Süreya, “Ben bir edebi dergi çıkaracağımızı sanıyordum, siz bir siyasi dergi düşünüyormuşsunuz”, demişti. Bu arada Nurer Uğurlu gibi bazı başka kişiler de toplandı dergi çevresine, o dağıtımcı olarak çalışıyordu zaten. Refik Durbaş da, yazı işleri müdürü olarak yeni katılmış oldu. Yeni A Dergisi de iki buçuk yıl kadar çıktı. İlk dönemde olduğu gibi bir araya gelip ortak üretim yapma çabasını sürdürdük. Ama Yeni A Dergisi daha derli toplu bir yayındı.
Efe Duyan: Bu gelişmede, dergiyi çıkaran kadronun siyasal doğrultusunun hem gelişmiş hem de netleşmiş olmasının bir payı var mı? Böyle bir değişiklikten bahsedilebilir gibi gözüküyor.
Kemal Özer: Elbette. Derginin çıkış amacı değişmişti bir kere. Hem de öyle az buz değil, epeyce siyasal olmuştu. O zaman çoğumuz Cumhuriyet gazetesinde çalışıyordu. Adnan [Özyalçıner], ben, Doğan Hızlan, Konur Ertop, Refik Durbaş. Bu sefer, kantinde değil gazetede bir aradaydık. Düzeltme odasında yaptığımız çıkış toplantısında bunun resmen bir Marksist dergi olacağı karara bağlandı. Toplantıdakiler bu konuda tartışmaların ardından oylarını belirttiler. Bu Marksist dergi fikrine parmağını kaldırıp Doğan Hızlan da katılmıştı (gülüşmeler). Bunu yazmıştım, “Doğan Hızlan’ın Bendeki Görüntüsü”nde. Bir çıkış bildirisi üzerinde ortaklaşıldı. Naif bir sanatsal heyecanın sonucu olarak değil, siyasi sözü de olan bir edebiyat-sanat dergisi oldu. Aradan geçen sürede bizler de değişmiştik. O dönem Yansıma Dergisi de öyleydi örneğin, zaten siyasi boyutu olmayan dergi yok gibiydi. Sanat Emeği çıktı, ondan daha önce Ataol [Behramoğlu] ve kardeşinin [Nihat Behram] çekirdeğini oluşturduğu Militan çıktı. Ona da katıldım ben, yazı kurulunda yer almıştım. Yine o yıllarda TİP’in yayın organı Yürüyüş’te şiirlerim yayımlandı. Ancak sonraki dönem, Yazko’nun yayın organlarında hiç görünmedim. Nedeni de çok açık, üye olmama karşın Memet Fuat’ın yöneticiliğe getirilmesine bir tepkiydi. Sanıyorum, bir tek A. Kadir ile ben öyle davrandık.
Efe Duyan: ‘83 ile ‘90 arasında Varlık Dergisi’ni yönettiniz. Varlık Dergisi, oldukça eski ve köklü bir dergiydi, bahsettiğimiz deneyimlerden biraz farklı olmalı.
Kemal Özer: Varlık Dergisi tabii bir grup dergisi değildi, ama ben 12 Eylül sonrasında Türkiye’nin içine girdiği ortamda sanat dünyasında karşılaşacağımız şeylerin bilinci ve sezgisiyle derginin yönetimini üstlendim. Verilmek istenen yöne muhalefet etmek için bir yol olarak göründü bana. Varlık, en köklü dergidir, bu yüzden farklı bir konumdaydı. Bunun hem olumlu, hem de olumsuz yanları var. Olumsuz yanı şudur; orada zaten yazanlar, yani oranın geleneksel kadrosu, bizim düşündüğümüz muhalefeti yapacak insanlar değildi. Onun için, onlardan dergiyi arındırmak biraz sorunlu oldu. Birer birer ve kısa sürede dergiden uzaklaştılar, benim tahmin ettiğim gibi. Bu arada tabii derginin çizgisini benimsemediklerini belirtenler, hatta suçlayanlar yok değildi; örneğin Oktay Akbal doğrudan derginin sahibine benim aleyhimde bir mektup yazdı. Benim son katıldığım dergi süreci bu oldu.
Efe Duyan: Peki, edebiyatçıların birlikte hareket etmesinin tek koşulu dergiler miydi?
12 Eylül sonrası için birtakım kısıtlamalar içinde bazı direniş odakları da ortaya çıktı. Özellikle kültür merkezlerini ben hep öyle algıladım. Kültür merkezleri o koşullarda gösterilecek bir direnişin buluşu gibi geldi bana ve arka arkaya kurulmaya başladılar. Bu gelişmeyi çok olumlu karşıladım, çünkü merkezler ortak çalışmanın odağında yer alan kuruluşlardı. Hızlı bir gelişimin ardından bir durulma dönemi oldu ve heyecanla başlayan çeşitli merkezler o düzeyde ürün veremedikçe başlangıçtaki ivmelerini yitirdiler. Ben Evrensel Kültür Merkezi’ne emek vermiştim ama şu anda yok. Buradan alınacak dersler elbette olmalı.
Efe Duyan: Edebiyat, sonuç itibarıyla kişisel bir üretim. Bir arada olmak, kimi sorunlar doğuruyor mu edebiyatçılar açısından? Sizce toplu çıkışlar başlangıç amacıyla uyumlu ve sağlıklı yürüyebiliyorlar mı?
Kemal Özer: Bir örnek verecek olursam, Varlık’ın yönetimi ile ilgili yaptığım anlaşma yalnız kendi yöneticiliğim üzerineydi. Ama genç insanların ortak bir çalışmanın tadını almalarını yeğlediğimden, bir yazı kurulu oluşturdum, ortak çalışmaya alışsınlar diye. İnsanların bir arada ortak iş yapma pratikleri çok zayıf; çabuk çözülen ya da kişisel çatışmalara dönüşüp sürekliliği engelleyen bir yapısal bozukluk var sanki.
Varlık siyasi bir dergi değildi ama bu konuda bir örnek olabilir miydi acaba?
Orada sanatsal bir direniş göstermek istedik. Bence kimi özel sayılar oldukça etkili oldu, bazı sayıların satış rakamları 6000’e çıktı ve hapishanelerde okunan bir dergi haline geldi. Konuşma hakkı ellerinden alınmış insanlara yönelik, onları besleyen bir organ oldu diyebiliriz. “Yapısalcılık” sayısı bence önemlidir. Çünkü yapısalcılık bir atağa kalkmıştı 12 Eylül sonrasında. 12 Eylül baskısının kültürel başlıklarına muhalefet etmek gerekiyordu. Elbette önceden de vardı Yapısalcılık ama 12 Eylül onun için bir tramplen oldu. Bir başka örnek “Ritsos” sayısı. Yannis Ritsos’un Yunanistan’dan o sayı için gönderdiği mesajları, Özdemir İnce’nin yaptığı söyleşiyi koyduk. Ama o sözünü ettiğim yazı kurulu düşüncem yazık ki başarılı olamadı.
Efe Duyan: Daha önceki dergilerde bahsettiğiniz kollektif düşünme ve hareket etme çabaları başarılı olmuş muydu?
Kemal Özer: Yeni A Dergisi’nde başarılı olmuştu, herkesin öncelikle ortak bir heyecanı olmalı, hem sanatsal hem de siyasal olarak.
Efe Duyan: Bu ortak aklın kişisel kariyerin önüne geçmesi gerektiğini söyleyebilir miyiz o zaman? Siyasal çizgisi daha net ve bu çizginin doğurduğu heyecandan beslenen bir topluluk için bir arada üretmek daha olası olsa gerek.
Kemal Özer: Tabii, Yeni A’daki küçük sürtüşmeler gene de bu ortak çalışmanın içinde bazı kariyer olaylarıyla ortaya çıktı zaten. Ortaklaşılamayan noktalar da oldu ve içimizde bazı tartışmalar yaşandı. Hatta bazı arkadaşların uzaklaşması yönünde görüşler bile ortaya çıktı. Ama koleksiyona bakıldığında bu görülmez. Yine de o kadar durgun ve pürüzsüz değildi o süreç bile. Hatta bir iç tartışma metni kaleme almıştım, daha yayımlanmadı hiçbir yerde.
Bertolt Brecht’in bir sözü var, sanırım Vasıf Öngören’den duymuştum. Diyor ki Brecht: “Dünyayı değiştirmenin tadını duymak”. Birçok problemin çözümü saklı bu cümlede. İnsan, önce bilgi edinir, yorumlar ve bir bilince ulaşır dünyayı değiştirme konusunda. Ama Brecht bir de buna tadını duymayı ekler. Varlık Dergisi’nde gençlerle birlikte çalışabileceğim bir yazı kurulu kurmaktaki amacım da budur. Acaba bu dergi ile bir şeye muhalefet etmenin tadını duyurmak mümkün olur muydu? Mücadele içinde, haklı olmanın ötesinde bundan tad alabilmek de çok önemli bence.
Efe Duyan: Peki bu süreçler dergi çevresinde bir araya gelen yazarların kişisel gelişimlerine acaba ne ölçüde katkıda bulunuyordu?
Kemal Özer: Kesinlikle çok geliştirici oluyordu. Örneğin dergi mutfağı diyebileceğimiz her zaman geçerli bir şey vardır. Yeni A’da çok canlı, gündelik tempoda yaşanan bir süreçti. Gece yarılarına kadar çıkacak sayıyı tartıştığımız toplantılar oluyordu. Bir de yalnızca karara varmakla kalmıyor, herkes çıkacak ortak sayı için kendi katkısını da belirliyordu. Sözgelimi biz bir özel sayı yapmıştık Yeni A Dergisi’nde, Toprak Kanunu çıkacak diye. Siyasal arenada konuşulan sorunlara karşı tavrımız ne olacaktı? Bunları sürekli tartışıyorduk. Özel sayı için kimden yazı alınacak, biz ne yazacağız? Bazı şiirleri de böyle vesilelerle yazdım. “Toprağa Bastıkça Söylenen” şiiri o özel sayı için böyle yazılmıştır. Hatta matbaa işleriyle de uğraştığımız için, bazı şiirleri matbaada tamamladığımı anımsıyorum. Diyelim karar verilmiş, sekiz-on günlük bir süreç var. Bunları yapabilmek için bu heyecanın sürekli hale gelmesi gerek. Daha da önemlisi bundan tad almak gerek. Diyelim evlisin, evde ilkokula giden bir kızın var, gazetede çalışıyorsun akşam altıya kadar; benim durumum böyleydi o yıllar. Ancak öyle bir heyecanla bunların altından kalkılabilir. Paket yapmaktan, dağıtmaktan, yazı peşinde koşmaktan tut, pek çok başka işe yetişiyorduk. Çok köklü ve süreklileşmiş bir heyecan gerekli ve daha önemlisi bunlardan tad almak gerek; çünkü öteki türlü memuriyet gibi olur.
O yıllarda birkaç kez psikolojik sorunlar da yaşadım fazla çalışmaktan. O zamanlar gençtik ama, bugün yaşamadığım çarpıntılar, sıkıntılar yaşadım. Bir gün Yılmaz Güney’in filmine gittik eşimle; bir süre sonra, arka sırada oturan birisi benim oturduğum sırayı sallamaya başladı. Bakıyorum, kendi halinde biri, öyle bir şey yapacak gibi görünmüyor. Ama birazdan yeniden sallamaya başlıyor. O sırada ayırt ettim ki aslında koltuğu kimse sallamıyor; çarpıntı tutmuş, bana sallanıyor gibi geliyor. Doktor, yorgunluktan olduğunu söyledi. Bana ilaç vermedi, “Bunun ilacı açık havada, kırlarda dolaşmaktır”, dedi. Öyle bir heyecan, düşün artık. Başka bir şeyi gözümüzün görmediği yoğun bir tempo.
Efe Duyan: Sizin edebiyat geçmişinizde bu anlamda en çok iz bırakan dergi, Yeni A Dergisi gibi duruyor.
Kemal Özer: A Dergisi’nde de vardı heyecan ama o zaman 20 yaşlarındaydım ben, Ülkü Tamer bir iki yaş daha küçük hatta, bilincimiz anlattığım doğrultuda henüz gelişmemişti diyebiliriz.
Efe Duyan: Bu süreçlerde bu siyasi paylaşımdan, o sürece katılan edebiyatçıların siyasi bakışının o ortak şemsiye altında geliştiğinden bahsettik, ama edebi tartışmaların bu süreçlerde rolü neydi? Genç edebiyatçılar açısından düşünülürse özellikle.
Kemal Özer: Yeni A Dergisi’ndeki ortak heyecan tabii bizden daha genç olan kimilerini de etkiledi. İsmail Uyaroğlu aklıma geliyor şu an, gazeteye uğradığı bir gün, dergi çalışmalarına katılmak istedi. Gazetenin düzelti odası tabii derginin “illegal” bürosuydu (gülüşmeler). Zaten gazeteye gelen giden bize de uğrardı. Uyaroğlu, çalışmalara katılmak istediğini söylemişti; abonelere dergi göndermek, etkiketleri yazmak vb. Belli ki, gidip gelirken bizim yoğun ve özverili çalışmamızı görüp etkilenmişti.
Bir de ilginç bir anı daha aktarayım. Okuru da etkileyici bir şey yapalım fikri oluştu zamanla ve “Eylemsiz Okurdan Eylemli Okura” diye sayfalar yaptık. Okurların etkin olarak katılımını sağlamak için. İlk koyduğumuz yazı Cengiz Gündoğdu’nun yazısıymış. Cengiz Gündoğdu da o zaman “cebinde kırmızı biberle” dolaşan, kavgacı bir geçmişten gelen bir adam (gülüşmeler). Sayıl Cengiz adıyla yayınlanan o ilk yazının ondan geldiğini, Varlık’tayken yıllar sonra kendinden öğrenmiştim..
Efe Duyan: Varlık Dergisi’ni çıkartırken, sen artık usta gözüyle bakılan bir şairdin. Müslim Çelik, Salih Bolat gibi kimi şairlerin ilk dönem şiirlerini de yayımladın orada. Bugün bilinen orta kuşak şairlerinin gençlik dönemine denk düşüyordu o süreç. O dönem umut vaad edenler o dönüşümü gösterebildiler mi peki?
Kemal Özer: Varlık döneminde bu ortak heyecanla ortaya bir şeyler konulması birtakım insanları etkiliyordu. Bu etkiyi iki ayrı kümede toplamak gerçekçi olur. Birincisi, işin içinde doğrudan emeğiyle yer almak isteyenler. Bir de bunu çekemeyenler, daha doğrusu “Biz onlara katılmayalım, biz de kendimiz bir şeyler yapalım” diye düşünenler. Buna kariyer mi denir bilemiyorum. Örneğin A ve Yeni A Dergisi’nden bir yakın arkadaşım bana bir gün dedi ki: “Sen beni mahvettin, benden Varlık için yazı istemedin”. Ben kimseye özel çağrıda bulunmadım oysa. Orada birlikte hareket etme kaygısı taşıdım ve bu muhalefet duygusunu taşıyan herkesin katılacağını düşündüm. Demek ki başka bir şey bekliyorlar. Benim hiç aklıma gelmezdi, çok şaşırmıştım. Bunun dışında, genç şairlere de çağrıda bulunmadım ama onlara özellikle yer verdim. Ben bir şiirini koyduktan sonra başka şiir göndermeyenler oldu, ya yerini beğenmedi ya da ben burada öne çıkamam diye düşündü. Zaten o yıllarda Ankara’da gençlerin yayınladığı Yarın Dergisi vardı. O dergide duydukları heyecanı yeğlediler belki.
Bu arada Varlık’ı konuşurken onun dışında neler vardı ona da bakmak gerekir, tablonun bütününe yani. O zamanları düşündüğümde, hemen aklıma gelen Çutsay ailesidir örneğin. Edebiyat Dostları’nı çıkarıyorlardı. Enis Batur ve ekibi oluşmaktaydı, Gergedan vb. dergilerle sermaye bu alana yatırım yapıyordu. Memet Fuat’ın da işlevini iyi değerlendirmek gerekir. Hem Yeni Dergi’de, hem Yazko Edebiyat’ta, hem de Adam Sanat’ta. Sonradan 12 Eylül’ün getirdikleri egemen hale gelince, birtakım anlayışları ve imzaları öne çıkarınca “Ben böyle olsun istememiştim” diyor. Tablonun tek hazırlayıcısı değilse de baş destekçilerden biriydi oysa. Zamanında gereken sorumluluğu üstlenmemiş birinin, birtakım gençleri edebiyatımıza kazandırmış olmakla övünen birinin “Ben bu kadarını beklemiyordum” deme hakkı yok. Biz Yeni A Dergisi’ni çıkarırken toplumsal sorumluluktan söz açtığımız zaman, sanattan başka sorumluluğun olmadığını söyleyen, “Bunu öğretemedik” diyen biri, “Ben masumum” diye kenara çekilebilir mi öyle kolayca? Ben “Varlık’ı yedi yıl yönettim ama aslında ben dergide bir çalışan olarak görevliydim, benim sorumluluğum yok” diyebilir miyim? Elbette kimse tek başına hazırlayıcısı değil hiçbir şeyin. Ama onları oluşturan ortamın içinde çeşitli ağrılıkları olan insanlar var. Memet Fuat’ın rolü de herhangi bir yazarın ağırlığından başkaydı.
Israrla üzerinde durulacak şey, her hareketliliği o bütünsel yapı içinde kavramaktır. Kültür merkezleri kavramı için de geçerli bu. Neyin karşılığı olarak ortaya çıktılar, neyi yaptılar, neyi yapamadılar, bunu iyi araştırmak gerek.
Kişiselliği aşıp ortaklaşa olmanın getirdiği güçler varsa da, kişisel zaaflar yine kemirgen olarak ortalıkta. İnsanlar bunları bazen frenliyemiyorlar. Kültür merkezlerini de hep o ortaklaşa çalışmanın tadıyla gelişecek diye düşünüyorum. İnsanlar değişik yerlerden değişik bağlantılar ve düşüncelerle geliyor. Ama yapılan iş öyle bir pota olmalı ki insanlar orada eriyip yeniden kalıba dökülebilmeli. Ortak noktaları, ayrık noktalarından daha fazla olan bir yapıyı hedeflemeli. Tamamen aynı olursa, o üniforma gibi olur, bu da güzel bir şey değil tabii. Ama arınmak önemli, o da üretimin içinde olur.
Efe Duyan: Sanat Cephesi Dergisi ve NHKM’deki Edebiyat Atölyesi edebiyatçıların yan yana gelip, “Haydi bir şeyler yapalım” dediği oluşumlar değil. Biz, önce belli bir siyasi doğrultuda yola koyulalım sonra bir araya geliriz diye düşünmüştük. Daha doğrusu içinden geçtiğimiz yıllarda toplumcu edebiyatın zayıflığı göz önüne alındığında buna mecbur kaldık. Biraz taşıma suyla başlayan bir süreç, tabii ağır ilerledi. İki seneye yakın bir süre oldu başlayalı. Bu süre, Türkiye’de pek çok derginin toplam süresine denk geliyor. Sanat Cephesi, henüz kendi geleneğinde gördüğü dergilerin etkisine ve düzeyine ulaşamadı ve atölyenin içinden genç kuşak şairlerini henüz ortaya çıkaramadı. Ama bu umudu taze tutmamız gerekir mi sizce?
Kemal Özer: Dergi olarak Sanat Cephesi’ne baktığımızda olumlu gelişmeler görmemek mümkün değil. İlk sayıların bendeki izlenimi, derginin biraz dağınık olduğu yönünde. Belki genç insanların elinden çıktığı içindi. Daha iyi organize olmalı diye düşünüyordum. Ama 23. sayıya gelindiğinde dergicilik açısından önemli atılımlar yapılmış durumda. Konuk editörlük uygulamaları, geçmiş kuşakla bağları güçlendirecek dosyalar vb. Bunun yanında yazıların düzeyi açısından da benzer bir ilerleme göze çarpıyor bence. Ürünlere bakıldığında ise, başka dergilere göre farklı bir görüntü ortaya çıkmaya başladı diye düşünüyorum. Bazı konularda öteki dergilerde olmayan bir bakış açısı var, bu önemli. Bir ayrım noktasına gelinmiş durumda. Ama ürün konusundaki çok erken beklentiler gerçekçi değil.
Daha önemlisi Nâzım Hikmet Kültür Merkezi’nde de bir dinamizm görülüyor. Sanat Cephesi kahvaltılarıyla başlayan süreçte bir toparlanma görüyorum. Geçmiştekilerle kıyaslayınca elbette onlardan öğrenilecek şeyleri almalı ama bugünün isterlerini o günün koşullarından ayırmak gerek. O gün yapılan işler, bugünün gereksinimlerinden farklı. İşte yayınevlerinin durumu, dağıtım ağının sorunları vb. Etkili işler yapmak bugün çok daha zor. Ama yine de eski çalışmalar insana ışık düşürebilir.
(Sanat Cephesi dergisinin Nisan 2008 sayısında yayınlanmıştır)