Berfin, Uğur için de yaşar, üretir mi acaba?

Ali Mert

Haziran 19, 2009 

Bugün bazı gazetelerin ilk sayfalarında, 11 ve 12 yaşlarında iki çocuk var. Birinin adı Kürtçe’den, diğerininki Türkçe’den.

Adı Türkçe’den gelen, “babasının PKK’lı olduğu iddiası” ile gerçekleştirilen bir operasyonda katledilen Uğur. Adı Kürtçe’den gelen, İtalya’nın Fermo kentinde düzenlenen “16. Uluslararası Andrea Postacchini Keman Yarışması”nda dünya ikincisi olan Berfin.

Yargıtay 1. Ceza Dairesi, “sırtından sıralı biçimde ateşlenmiş 9 kurşun yarası bulunduğu, silah tutacak yaşta olmadığı ve olay yerinde çatışma izi bulunmadığı” yönündeki adli tıp raporlarına rağmen, Uğur Kaymaz’ın ölümünden sorumlu tutulan 4 polis memuru hakkında daha önce verilen beraat kararını onamış.

Bilkent Üniversitesi Müzik ve Sahne Sanatları Fakültesi Müzik Hazırlık İlköğretim Okulu öğrencisi Berfin Aksu’dan ise, henüz 11 yaşında olmasına rağmen herkes “Türkiye’nin ikinci Suna Kan’ı” diye söz ediyormuş.

Berfin, çocuğunuza isim olarak seçmekte zorlanacağınız, nüfus müdürlüğüyle takışabileceğiniz endişesiyle uzak duracağınız isimlerden değil mi? Kardelen derseniz, solcudur diye biraz kıllanırlar ama sorun yok; Berfin derseniz, kıllanmanın ötesine geçerler, mesele çıkabilir. Gerçi artık böyle isimlerde sorun çıkarmayan daha “demokratik” bir ülkemiz var değil mi? Yine de geçtiğimiz Ağustos ayından şöyle bir haber de var: “Diyarbakır Valiliği tarafından genel ahlaka aykırı, ayrımcılığa ve bölücülüğe yol açabilecek nitelikte olduğu gerekçesi ile Berfin adına veto. Kayapınar Belediyesi tarafından açılacak parka Berfin adı verilmesine izin çıkmadı.” (http://www.radikal.com.tr/Default.aspx?aType=Detay&ArticleID=894413&Date=19.08.2008&CategoryID=77)

Uğur adı için böyle bir sorun da yok, haber de yok. Ama Uğur’un sırtında sıralı biçimde ateşlenmiş 9 kurşun yarası var. Buna rağmen, 21 Kasım 2004 tarihinde, henüz 12 yaşındayken Uğur Kaymaz’ın hayatını karartan kişiler hakkında alınan son kararda, “polislerin meşru müdafa yaptıklarını” belirten bir hukuk da var!

Berfin, Kürtçesi ve Farsçasıyla karda açan bir çiçek türü, kardelen ya da kar tanesi.

Uğur, Türkçesi 9. yüzyıla kadar uzanan, bazı olaylarda görülen ve insana iyilik getirdiğine inanılan belirti veya bazı nesnelerde var olduğuna inanılan iyilik kaynağı. Sözcüğün kökeni “ogur” ise “tesadüflerin denk gelmesi” anlamındaymış.

Bugün, Uğur ve Berfin’in adları/haberleri gazetelerin ilk sayfalarında tesadüfen denk geldi.

*

Yıllar önce, ben de bir dergide tesadüfen Erdal’a denk geldiydim.

“12 Eylül sonrası” diye de adlandırılan 80’li yılların ortalarını geçtiydik,  18 yaş civarı olmalıyım,  2000’e Doğru dergisinin kapağında tesadüfen görüp haberini okumuştum. 17 yaşında idam edilen gencin, 12 Eylül’ün “ibretlik idamları”ndan birinin öyküsü, etkileyici bir dille anlatılmıştı. Kısacık ama insanın içine işleyen bir yaşam öyküsü, Erdal Eren’in öyküsü.

O günlerde, “eski solcu”luk pek revaçtaydı. “21 yaşına kadar sosyalist/devrimci olmayan, 21 yaşından sonra sosyalist/devrimci kalan enayidir” gibi görüşler havada uçuşmaktaydı. 21 yaşın altındaydım, henüz “sorunlu bölge”ye girmemiştim yani. Yine de, dünya görüşünün, gerçekleri açıklama gücünün, değiştirme iradesinin, eşitlik arayışının ve ötesinde devrimci heyecanın böyle “çocuk oyuncağı” yapılmayacağının farkında, bu dönekçe sözlere kızgınlığımla, “bunlara inat, hep sosyalist kalacağım” diyebileceğim, geleceğe uzanabileceğim dayanaklar arıyordum. Üniversitede herkesin “gelecek kaygısı” farklı oluyor demek ki!

Solculuğuma, devrimciliğime ve “dönmezliğim”e, belki de çocukça dayanak oluştururken; “bundan sonra, biraz da Erdal için yaşayacağım” diye bir “yaşama gerekçesi” bulduydum!

Bunaldığım belli dönemlerde aklımın etrafında dönerek yeniden açığa çıktı: “Erdal için de yaşıyorum ben.  Hani ileride bir şeyler üretir, ortaya koyabilirsem, içinde Erdal da olacak”.

Sözümü daha “doğrudan” tutabilmek için, Kadıköy’deki Kenan Evren Lisesinin adının Erdal Eren Lisesi olarak değiştirilmesi için yürütülen kampanyanın öyküsünü de yazmaya çalışmıştım. Takdiri elbette bana kalmaz ama kendimce diğer yazdığım/yaptığım şeylerle de, “doğrudan” olmasa bile, sözümü tutmaya çalışmaktayım.

*

Berfin daha küçük. Ama yaptığı işler büyük.

Bugünkü gazetelerin ilk sayfalarında kendi haberlerini büyük bir sevinçle okurken, Uğur’un haberi de gözüne çarpmış mıdır acaba?

Gözüne çarpan bu haberi okumuş mudur?

Okurken aklından geçmiş midir?

“Bundan sonra biraz da Uğur için yaşayacağım”…

(www.haberveriyorum.net)

 

MAYIS 2009 DEĞERLENDİRMESİ

Mayıs, İşçi Bayramı’nın çelişkili tatiliyle başladı.

AKP hükümeti Nisan ayı içinde hiç beklenmedik bir biçimde 1 Mayıs’ı “resmi tatil” ilân eden yasayı meclisten geçirdi; ancak bu yılın 1 Mayıs’ını da kendi kafasına göre tatil ilân etti. Oysa bir devletin, içinde bulunulan yıldan bir günü tatil ilân etmesi uluslararası ilişkilerde olanaksızdı; tatillerin en geç bir önceki yıl ilân edilmesi gerekiyordu.

Böylece Mayıs ayına, siyasal iktidarın resmi tatil diye yutturmaya çalıştığı, gerçekte ise 2009 yılı içinde resmi tatil ilân edilmesi olanaksız olan 2009 1 Mayıs’ı ile girdik.

Siyasal iktidarın 1 Mayıs çelişkisi bununla bitmiyordu. 1 Mayıs’ı tatil ilân eden hükümet, bu yasanın gerekçesini, kendine bağlı polislerine anlatmayı unutmuştu. Bütün 1 Mayıs’larda düşman saldırısına karşı koyacakmışçasına kafaları doldurulan polisler, bu 1 Mayıs’ta da temsilî düşmanı simgelediğini düşündükleri işçilere yönelik her yılki saldırılarını sürdürdüler. Kendilerine belletilen “düşman”a sunacakları geleneksel armağanlarını sabah erkenden hazırlamışlardı: Cop, biber gazı, basınçlı su.

Her şeye karşın, işçiler ve başka 1 Mayıs’çılar bu 1 Mayıs’ta “makûl sayı” saçmalıklarıyla da boğuşarak Taksim’e çıkmayı başardılar. 1978 1 Mayıs’ından tam 31 yıl sonra, 1 Mayıs Taksim’de kutlandı. Alana giremeyen binlerce gösterici ise ara sokaklarda yine cop, biber gazı, basınçlı suya maruz kaldı.

Cumhuriyet gazetesi, halka yönelik “uyarıcı dil” arayışını sürdürüyor: 3 Mayıs 2009 Pazar günkü Cumhuriyet, demir parmaklık görüntüsünün ardında “Basın Özgür mü” ve sağ alt köşede daha önce de yönelttiği “Biz Susarsak Kim Konuşacak?” yazılı soruların olduğu tam sayfa bir üst kapakla çıktı.

Ulusal bağımsızlıkçıların birçoğunu, 2000’lerin başlarında saplandıkları AB’cilikten kurtarmakta büyük katkısı olan Erol Manisalı, yazılarıyla, konuşmalarıyla tüm Türkiye’ye sunduğu bu katkının bedelini şimdi içerde olmakla ödüyor. Manisalı’yla birlikte gazetenin köşe yazarı Mustafa Balbay’ı da Ergenekon davasına kaptıran Cumhuriyet’in, “etkin dil” arayışlarıyla iktidara karşı direnci devam ediyor.

4 Mayıs pazartesi akşamı Türkiye, Batman’da 44 kişinin öldürüldüğü düğün saldırısı haberiyle sarsıldı: Bir düğün evini basan yüzleri maskeli kişiler, kadın, çocuk, hâmile, yaşlı… hiçbir ayrım yapmadan, düğünde toplanmış kalabalığı otomatik silâhlar ve bombalarla tarayıp kaçtı. En vahşi aşiret kavgalarında, en vahşi kan dâvası cinayetlerinde bile kollanıp saygı gösterilen gelenek ve değerlerin ülkemizde şimdiye dek görülmemiş biçimde ayaklar altına alındığı bu tuhaf saldırı, Türkiye’ye yabancılığıyla, başka türlü bir soruşturmayı ve kuşkulu bir gazetecilik araştırmasını hak ediyor. Ülke tarihinde kara bir sayfa olarak yerini alan bu canavarlığın, korkunç ve çok tehlikeli bir kültür değişiminin göstergesi olarak incelenmesi gerekiyor.

ABD’nin ve iktidarın yeni Kürt açılımı ve PKK’yı siyasallaştırıp meşrulaştırma plânı çerçevesinde Mayıs başında Milliyet gazetesi, yazarı Hasan Cemal eliyle bir propaganda kampanyası başlattı: PKK röportajları ve yorumları haftalar sürdü. Bu yayınlardan birinde Karayılan’ın geçmişteki 30 silâhsız askerin öldürülmesi olayıyla ilgili olarak şöyle dediği ileri sürüldü: “Kendi başına bir olay. Biz emir vermedik. Arkadaşlarımız kendi duygularıyla yapmışlar. Üzgünüz.” Ardından ay sonunda PKK, mayınlı bir saldırı gerçekleştirdi. Aynı gazete olayı şöyle duyurdu: “Kürt sorunuyla ilgili tartışmalar yoğunlaşırken, Çukurca’dan gelen acı haber Türkiye’yi sarstı. PKK’lı teröristlerce önceden yola döşenen mayın, operasyona giden askerlerin geçişi sırasında patladı, 6 asker şehit oldu, 8 asker yaralandı.”

Kuzey Irak’a bomba yağdı.” Gazete, mayın patlamasının ardından “Kuzey Irak’taki kalabalık bir terörist grubun bombalandığını” da iştahla haber geçti. Bu, sermaye medyasının tavşana kaç tazıya tut mantığını bir kez daha sergiledi.

Sosyal devlet” kavramının iyice unutturulduğu Türkiye, emperyalist Fransa’da devletin, isteyen her Fransız’a istediği bir gazeteden bir yıllık abonelik vereceği haberine tanık oldu. Devletten yurttaşa yönelik birçok hakkın kaldırılıp sadakanın kurumlaştırılmaya çalışıldığı Türkiye’de, Fransa’nın basın sektörünü korumaya yönelik “herkese gazete hakkı” biçiminde somutlaşan tutumu, oldukça şaşırtıcı bir ayrımdı.

İstanbul’un en seçkin, en kalabalık alanlarında, en kötü müzik örneklerini en kötü müzik aletleri, en kötü sesler ve en kötü söyleyişlerle sergileyerek çevreyi kirletenlere, camları titreterek geçen sokak satıcılarına her gün rastlayabiliyoruz. Oysa aynı yerlerde sokak tiyatrosu yapmak isteyenler polisin hışmına uğruyor.

Mayısın ilk haftasında Kadıköy’deki Beşiktaş iskelesi (eski iskele) önünde sokak tiyatrosu yapmak isteyen Yenikapı Tiyatrocuları polis tarafından engellendi. Gerekçe, o noktanın “stratejik” olması. Gerekçenin ortaya çıkardığı gerçek: Tiyatronun polis tarafından “stratejik sanat” sayıldığı. Yenikapı Tiyatrosu’nun uslanmayan oyuncuları daha sonra İzmir Kemeraltı girişinde de oyunlarını sergileyip basın açıklaması yapmışlar. Sonuç: Gözaltı.

Meram Belediyesi bayan voleybol takımı çeşitli bahanelerle; sporcular ve ailelerinin açıklamalarına göre ise, bayan voleybol takımının doğal spor kıyafeti, yani şortları nedeniyle kapatıldı.

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, Sel Yayınları’nın Cin-Sel dizisindeki üç kitap için, müstehcenlik savıyla dâva açtı. Suçlanan kitaplar, Ben Mila’nın Perinin Sarkacı, Guillaume Apollinaire’in Genç Bir Don Juan’ın Maceraları, Fransız P.V.’nin yayıma hazırladığı Görgülü ve Bilgili Bir Burjuva Kadınının Mektupları.

Hrant Dink’in öldürülmesi üzerine Ozan Arif’in okuduğu kin ve nefret müziğinin sözlerini yazan “türkücü” İsmail Türüt, cinayeti öven bu sözlerinin ve müziğin aynı doğrultudaki klibinin hâlâ “apaçık bir cinayet övgüsü” sayılmamış olmasından cesaret bulup ikinci manzumesini yazdı: Her şeyi birbirine karıştıran sığ kültürlüler arasında yeşeren ve yine Ermeni ve aydın düşmanlığından beslenen sözde sanatsal tepkilerin bu son örneğinden bir bölümü, ırkçı faşistlerden yandaş olabileceğini sanan ulusalcı-sol yurtseverlere belki bir uyarı olabilir diye raporumuza alıyoruz:

Sahte aydın gömleği giyenler kulak versin
Mesul diyen şu halkı yiyenler kulak versin
‘Hepimiz Ermeniyiz’ diyenler kulak versin
Kıbleye karşı yaptı alayınız çişini
Sizin gibi aydının 7’den 70’ini”

Türkiye’de çağdaşlaşma örnekleri: Aşağıdaki haber de, Türkiye’deki “çağdaşlaşmayı, ilerlemeyi en iyi gösterenlerden biri olduğu için seçildi. 8 Mayıs 2009 tarihli Akşam gazetesindeki Ali Ekber Ertürk imzalı habere göre:

Başkanlık, fetva hattına bırakılan 'Flaşbelleğe dua ve ayet yükleyip muska yerine kullanabilir miyim?' sorusuna 'evet' yanıtı verdi. Kuran'ın da flashbelleğe yüklenip taşınabileceğini açıkladı.

Laik Türkiye Cumhuriyeti’nin Diyanet İşleri Başkanlığı’nın haberdeki fetvası şöyle:

Kuran'ı, ayetleri, flashbelleğe yükleyip yanınızda taşımanın mahzuru yoktur. Önemli olan niyettir. Sadece Kuran'ı bir yerlere yazmakla, yüklemekle olmaz. Kâğıda ayetleri yazıp taşımakla flaşbelleğe yükleyip taşımak da aynı anlama gelir. Ama böyle bir uygulama yok. Bunun bir mânası yok. O mânayı kendi zihninizde taşır, gereğini yaparsanız Allah zaten sizi korur. Muska birinci derecede sizi koruyan bir şey değildir. Kuran'ın içeriği sizi korur. Dünyevi bir meselede önce gerekli olan tedbirleri yapmalı, sonra işi Allah'a havale edip O'nun koruyuculuğuna sığınılmalıdır, 'Yarabbi ben elimden geleni yaptım sana sığınıyorum' denilmelidir. Kuran'ı bilinçle taşırsanız bir faydası olur. Ama o bilinç olmadan, sadece üzerinizde olmasıyla fayda olmaz.”

Dünya ülkeleri arasında yapılan araştırmalarda Türkiye’nin artık birincilikleri de var. Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü OECD’nin raporuna göre Türkiye, “boş vakitlerin eş-dost ziyareti ve arkadaş buluşmalarındaki eğlencelerle geçirildiği ülkeler” sıralamasında birinci olmuş. Ayrıca, üniversite mezunu işsizlerin sayısına göre de, Türkiye birinci sıradaymış.

Ergenekon hırpalaması, Türkân Saylan’ı da yok etti: Ergenekon sanıklarından Profesör Türkân Saylan’ın kanserli bedeni, son yaşadıklarına dayanamadı. Ergenekon dâvasındaki gözaltı dalgalarından birinde evinden alınıp sorgulanan ileri derecede kanserli Türkân Saylan’ın yaşlı ve hasta bedeni, karşı karşıya kaldığı güçlük ve yoksunluklara daha fazla dayanamadı ve Saylan’ı sonsuzluğa göçürdü. 19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramı’nda on binlerce kişilik bir kalabalıkla uğurlanan Saylan, gözaltına alınışının yarattığı tepkilerle hükümeti ürkütmüş ve iktidar cephesinde küçük de olsa çatlaklar yaratmıştı.

Kültür Bakanı Ertuğrul Günay’ın Türkân Saylan’ı sözde savunurken, hükümetle yargıyı bir gördüğünü apaçık belli eden ve Ergenekon Dâvası’nda Saylan’ın görmezlikten gelinmesini isteyen tepkisinde ise, hem dâvanın siyasal niteliği hem de bakanın hukuk anlayışının düzeyi sırıtıyordu.

Genco Erkal, Engin Cezzar, Gülriz Sururi, Nedim Saban ve Tilbe Saran’ın öncülüğünde tiyatro sanatçıları “özgürlük ve demokrasi” için Galatasaray’dan Taksim’e kadar yürüdü. Haldun Dormen, Rutkay Aziz, Müjdat Gezen, Cihan Ünal, Cüneyt Türel, Orhan Aydın, Ferhan Şensoy, Levent Kırca, Fazıl Say, Tarık Akan, Gürer Aykal da eyleme katılan sanatçılar arasındaydı.

Şehir Tiyatroları’nda Orhan Alkaya’nın yerine Ayşe Nil Şamlıoğlu atandı. Yapılan değişikliğin tepki görmesi, görevden almanın bir uyuşmazlık sonucu olduğunu da ortaya koymuş oldu.

Uluslararası Şiir Festivali’nin ikincisi yapıldı: Egemen Berköz, Sedat Ümran, Ülkü Tamer, Gülten Akın, Nilay Özer, Oya Uysal, Arif Ay, Eray Canberk, Veysel Çolak, Şeref Bilsel, Ataol Behramoğlu, Betül Tarıman, Niels Hav, Zilhad Klujanin, Fadhil Al Azzavi, Mourid Barghouti, Astrid Lampe, Breyten Breytenbach, Kim Hang-sook, Luis Garcia Montero, Anzhelina Polonskaya, Joachim Sartorius, Mel Kenne, Bogdan Cretu, Doina Ioanid, Sorin Ghergut, Emilio Coco, Mateja Matevski ve Müşfik Kenter, etkinliklere çağrılı sanatçılar arasındaydılar.

Sabah’a aranan solcu bulundu: Sabah gazetesi Çalık Grubu’nca alındıktan sonra muhalefetçe “yandaş medya” tanımının içine sokuluyordu. Gazete bu izlenimi değiştirmek için çeşitli çareler arıyordu. Okur sayısı da giderek düşen Sabah, taze kan arayışına girmişti.

Sabah’ın yazar kadrosu genel olarak muhafazakâr ve liberal bir kadroydu. Genel yayın yönetmeni Erdal Şafak gazeteye soldan bir isim arayışındaydı. Ne var ki bu yazar solcu olmalı ama gazetenin çizgisine aykırı yazmamalıydı.

Engin Ardıç, gazeteye eski TKP’li Nabi Yağcı’yı önerdi ancak Sabah Yağcı’yı Taraf’a kaptırdı. Bunun üzerine aranan “solcu” bulundu: Refik Erduran. Erduran ilk yazısını yazdı. Henüz hiçbir ülkede sınıfsız toplum kurulmadığı için her yerde kutuplaşma var diyen Erduran, böylelikle Sabah’taki yazısına soldan giriş yaptı. Ancak Erduran devamında Türkiye’de yanlış kutuplaşmaların olduğunu, türbanın gereksiz yere tartışıldığını söyleyerek gazetenin genel çizgisinin dışına çıkmayacağını da gösterdi.

Fehmi Koru sonunda müziğe de el attı: AKP hükümetiyle birlikte yıldızı parlayan Yeni Şafak yazarı Fehmi Koru'nun, ''müzik otoritesi'' olduğu ortaya çıktı. Koru, Kral TV Müzik Ödülleri'nde jüri üyesi oldu. Kral TV Müzik Ödülleri töreninde Doğuş Grubu'nun oluşturduğu jürideki isimler dikkat çekti. Jüride, müzik dünyasından birçok isim yer aldı. Ancak bunlardan en ilginci ise kuşkusuz Fehmi Koru'ydu. TRT, Kanal 24, Mehtap TV'de program yapan, Yeni Şafak'ta yazı yazan Koru, son olarak CNN Türk'ün canlı yayınına konuk edilmişti. NTV ve Kral TV'den canlı yayımlanan törende Fehmi Koru'nun baş köşeye yerleştirilmesi, AKP'yle ilişkilerini ''iyi tutmak'' isteyen Doğuş Grubu'nu da yeniden gündeme getirdi. Koru'nun hangi müzik bilgisine dayanarak jüriye alındığı ise merak konusu oldu. Koru bir süredir düzenlediği ''fasıl'' geceleriyle medyaya haber çıkarmıştı.

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün eşi Hayrünnisa Gül, beraberindeki yazar heyeti ile Şanlıurfa'da düzenlenen 'Konuşan Kitap Şenliği'ne katıldı: İlk sesli okumayı yaparak şenliklerin açılışını yapan Gül, okuma çadırlarını gezerek yazarlar tarafından okunan kitapları dinledi.

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün eşi Hayrünnisa Gül, yazar ve sanat camiasından Ahmet Telli, Ahmet Ümit, Ahmet Vehbi Vakkasoğlu, Alev Alatlı, Ayşe Kulin, Beşir Ayvazoğlu, Canan Tan, Çetin Tüzüner, Doğan Hızlan, Enver Ercan, Fatma Barbarosoğlu, Feyza Hepçilingirler, Haluk Dursun, İskender Pala, Kürşat Başar, Metin Celal Zeynioğlu, Mustafa Armağan, Müge Çakır, Mümin Sekman, Nazife Şişman, Selim İleri ve Tuna Kiremitçi gibi Türkiye'nin kendi alanlarında öne çıkan isimleri ile birlikte; sabah saatlerinde Ankara'dan havalanan Türkiye Cumhuriyeti TC-GAP uçağı ile Şanlıurfa GAP Uluslararası Havaalanı'na geldi. Şanlıurfa Valisi Yusuf Yavaşcan ile eşi Ayla Yavaşcan tarafından karşılanan Hayrünnisa Gül, beraberindeki heyetle şenliklerin yapılacağı Balıklıgöl'e geçti...

Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri Prof. Dr. Mustafa İsen, 03 Mayıs 2009 Pazar günü genel merkezleri Ankara'da olan Yazar Örgütü temsilcilerini ve Ankaralı yazarları, Çankaya Köşküne kahvaltıya davet etti: Davetliler arasında yer alan Edebiyatçılar Derneği Genel Başkanı Gökhan Cengizhan, Cumhurbaşkanlığı Köşkünde gerçekleşen kahvaltı programına katıldı. Yirmi beş kişinin yer aldığı, “sıcak bir atmosferde gerçekleşen” kahvaltıda, Edebiyatçılar Derneği'nin eski başkan ve yöneticileri de bulundular. Mustafa Şerif Onaran, Ali Cengizkan, Hüseyin Atabaş, Abdülkadir Budak, Aydın Şimşek'in katılımıyla, derneğin “temsili üst düzeydeydi.”

Bu son iki haberin gösterdiği gibi, edebiyatçılar arasında her zaman olması gereken iktidarla araya mesafe koyma genel etik tavrının güçlenmesi şöyle dursun, antidemokratik baskıların yoğunlaştığı şu dönemde bile güçlüye yaranma kaygılarının öne çıktığı izlendi. Söz konusu edebiyatçılardan bazılarının “Cumhuriyetçi” yazarlar olması ayrıca ilginçti.

Taraf gazetesinde Ahmet Altan’ın Oya Baydar’ı pavyondaki namuslu kadına benzetmesiyle patlak veren “kriz” medyaya haftalarca konu verdi. Taraf’tan ayrılan Baydar’ın solcu kimliğini yıllardır gericilere satmayı hâlâ dert etmediğini, sadece “erkek egemen dile” takıldığını belirten açıklamaları, Altan’ın makalesinden çok daha ilgi çekiciydi.

Mayıs’tan kısa kısa:

Şeyini şey ettiğimin şeyi” sözüyle partisinin ve kendisinin düzeyi konusunda siyasal tarihimize somut örnek kazandıran kişi, yeni hükümette başbakan yardımcısı ve bakan oldu. O sözü söylediğinde de, TBMM başkanıydı.

Yazar Nedim Gürsel’in Allah’ın Kızları romanı nedeniyle başı dertte.

Sulukule, Kentsel Dönüşüm Projesi adıyla sürdürülen değişiklilikler çerçevesinde yok edildi.

TRT’de F tipi kadrolaşma sürüyor. Samanyolu Haber TV’nin yayın yönetmeni, TRT’de Haber ve Spor Yayınları Dairesi Başkan Yardımcılığı’na atandı. TRT yönetimi atamayı, çıkan haberler üzerine yadsımaya çalışırken, yapımların jeneriklerinde ve makam odası kapısındaki tabelalarda ise ilan etmiş oldu.

Vatan gazetesinin Ahmet Emin Yalman’dan sonraki sahibi, öykücü Naim Tirali, 25 Mayıs 2009’da 84 yaşında yaşamını yitirdi.

AKM hâlâ kapalı. Sanatseverler AKM’yi yeniden açtırdıklarında, gerici siyasal iktidarın karşıdevrimci ataklarından birini savuşturmuş olacaklar.

TKP Kültür Komisyonu

GÜNLÜK'TEN

İ s t a n b u l   Ş i i r   F e s t i v a l i

20 Mayıs 2009 / Üst üste gelen bir etkinlikler dizisi. En son üç halka Niels (Hav) ile ilgili. Uluslararası İstanbul Şiir Festivali'ne çağrılı olarak geldi ve şiir okumalarına benim de katılmamı istedi. Son hafta içinde üç kez bir araya geldik. Önce D&R Kitabevi'nde (Caddebostan), sonra Şiir Hatları Vapurunda (Boğaz), dün gece de YAZSAN'da (Yazın ve Sanat Kooperatifi). Bu vesileyle şiir festivaline, çağrılı olmadığım halde, bir daha katılmış ve kimi gözlemlerimi yenilemiş oldum.

İlk gözlem, bu tür şenliklere katılımı hangi ölçütlerin belirlediği. Seçim yapılırken, neye göre davranılacak? Hangi ülkeden hangi ozan? O ülkeyi temsil yeteneğine mi, yoksa sanatsal beğeni düzeyine mi bakılacak?

Çağrılı ozanlara bakıldığında bunu anlamak zor. Birçok ülkeden birçok ozan çağrılmış, ama ortak bir paydada bir araya geldikleri söylenemez. Etkinlikler göz önüne alındığında, değişik yerlere ve şiir okumalarına yönelik çalışmalar yapıldığı görülüyor. Kentin değişik yerleri, alanları, parkları ve kitabevleri seçilmiş. Ozanların buralarda şiir okumaları amaçlanmış. Okumalar, kuşkusuz bu tür şenliklerin vazgeçilmezi. Ama onun ötesinde, başka amaçlar da olmalı. Sözgelimi yerli ozanlarla yabancı ozanları tanıştırmak, ozanlarla eleştirmenleri, ozanlarla yayıncıları buluşturmak gibi. Gelenlere yalnız İstanbul'u değil, Türk şiirini de tanıtmak gibi. Gelenler aracılığıyla başka ülkelerin şiirlerini tanımak gibi.

Bu sonuncu amaç, geçen yıl Katalan, bu yıl Romen şiiri için gerçekleştirilmeye çalışıldı. Kalıcı bir iz bıraktığı, elle tutulur bir ürün verdiği söylenebilir mi? Gördüğüm kadarıyla, Romen şiirini konuşmak üzere gelenler bu şiiri temsil edecek çapta değildi. Genel olarak çağrılı ozanların büyük çoğunluğu için de çap sorunu geçerli. Çoğu, kendi ülkesi için bile, önemi olmayan düzeyde.

Tanıtım kitabındaki şiirlerin (çoğu başarılı olmayan) çevirilerine göre, benim dikkatimi çeken ozanlar, başta Güney Afrikalı Breyten Breytenbach olmak üzere, Filistin'den Mourid Banghouti, Bosna-Hersek'ten Zilhad Kljucanin ve (elbette) Danimarka'dan Niels Hav idi. Niels, çağdaş dünyanın ayırdında olan bir ozan. Bakışını çevirdiği ne olursa onu delip ardında ne yattığını görüyor ve gösteriyor. Söylemi de, sözünü sakınmayanlara özgü ve zeki buluşlarla dolu.

Şiirlerinin Türkçesini değişik yerlerde üç kez okurken, üçünde de bu özelliklerin etkileyici olduğunu gördüm. Çeviriler için, Türkçe yazılmış, çeviriye benzemiyor diye değerlendirmeler beni sevindirdi. Sanırım bir kitap olarak yayınlanırsa, okurlara ulaşmakta zorluk çekmeyecek. İstanbul Şiir Festivali bu şansı daha da arttırmış olmalı.

4.  A k y a k a   U l u s l a r a r a s ı   E d e b i y a t    G ü n l e r i

Etkinlikler dizisi, festivalle birlikte sona ermiş değil. Yarın 4. Akyaka Uluslararası Edebiyat Günleri için Muğla'ya gidiyorum. Üç günlük bir izlenceler toplamı. Benim payıma da bir oturumda konuşmak, bir ödül töreninde değerlendirme yapmak, şiir okumak ve kitap imzalamak düşüyor.

Nail Çakırhan adına gençler arasında düzenlenen şiir yarışması için nasıl bir değerlendirme yapabilirim? Katılanların çoğu, 'ben de şansımı deneyeyim' diyenlerden oluşuyordu. Bir çeşit 'Ya çıkarsa!' mantığıyla katılınmış şans oyunları benzeri. İçlerinde dergilerle daha önce ilişki kurmuş, şiir yayınlamış olanlar bile dikkat çekici düzeyde değildi. Yazmaya başlarken, daha önce yazılanları merak etmemişler ya da yeteri kadar incelemeyi gerekli görmemişler. Bendeki izlenim bu.

Bu izlenimle bir değerlendirme konuşması yapılabilir mi? Konuşma yerine, belki yazılabilir bir değerlendirme olarak. Yalnız bu yarışmada görülen bir sonuç olmadığına göre, belki yazı daha yararlı. Hiç değilse salt dinleyenlerle sınırlı kalmaz.

Nail Çakırhan'ın adıyla ilişkilendirmeye gelince, iki dolayım akla geliyor. Biri, Nâzım Hikmet'le birlikte yayınlanmış kitap. Bir genci Nâzım'ın kendi şiiriyle ilişki içinde sunma eylemi, hem uyarıcı hem örnek alınası. Öteki ise, Nail Çakırhan'ın, hizmeti öne alan, ama bunu sanatla buluşturan mimarlık çabası. Şiir yarışmasını bu iki eylemle bağdaştırmak anlamlı olabilir.

Konuşmacı olarak katılacağım oturumun konu başlığı ise, bu tür etkinliklerde sık sık rastlanan gelişigüzel konu seçimini yansıtıyor: “Dil, Kültür, Şiir”. Başlığı ortaya atanlara kimbilir ne kadar kapsamlı görünmüştür. Hele akademisyenlerin ağır bastığı bir ortamda.

E m e ğ i n   s a v u n u s u n u   ü s t l e n e n   s a v a ş ı m   k ü l t ü r ü

21 Mayıs 2009 / Katılacağım oturumda ne söyleyebilirim sorusu, gittikçe öne çıkıyor. Akademisyen olmadığıma göre, kendi şiirim üzerinden birtakım saptamalarımın altını çizebilirim. Kültür ortamı, doğal ortam gibi. Gözümüzü onun içine açıyoruz. Konuştuğumuz dille, içine doğduğumuz aileyle, oturduğumuz yöreyle, bulunduğumuz coğrafyayla iç içe bu ortam. Bir de bu doğallığa, aldığımız eğitimle gelen etiklenimler ekleniyor. Ama kültürle asıl ilişkimiz, bir seçim yapma gereksinimi duyduğumuz zaman başlıyor. Doğallığın ötesine geçtiğimizde yani.

Kendi adıma, bu seçimi emek doğrultusunda yaptığımı söyleyebilirim. Emeği temel alan, emeğin odağında uzanımları olan bir kültür. Şiir anlayışımın özünde 'bakış' yer alıyorsa, yazdığım şiiri de 'bakılan'ı 'görünür' kılmaya adadığımı söyleyebilirim. Baktığımız (nesne, kişi, olay) her neyse, 'görünür' kılmak için onu oluşturan ilişkileri görmemiz gerekir. O ilişkileri görmek için de edindiğimiz bilgiler ve kültür donanımı önemli. Şiirin kültürle ilişkisini burada görüyorum. Emeği temel alan, emeğin savunusunu üstlenen bir savaşım kültürü diyebilirim bu donanımın adına.

Bu anlamda görebileceğimiz gibi, şiiri bir kültür taşıyıcısı olarak da görebiliriz. Kendi seçimimde geleneksel bir halka saydığım Yunus Emre'nin, Pir Sultan Abdal'ın şiirini bir kültür taşıyıcısı sayabiliriz aynı zamanda. Şiirin taşıyıcısı olarak dili öne sürmek ise yanlış olmaz. Dil, kendi içinde bir kültür taşıyıcısı olduğu gibi, dilin doğasını şiir diline dönüştürdüğümüzde, yani doğal kültür ortamını kendi seçimimize göre nasıl dönüştürüyorsak, dil ile şiirin ilişkisini de öyle yeniden düzenlemiş oluruz. 'Bakılan'ı 'görünür' kılmayı amaçlayan bir şiirin açımlayıcı bir dille yazılması gereği ortaya çıkar.

A r d ı   a r d ı n a   o t u r u m l a r

23 Mayıs 2009 (Akyaka) / 4. Akyaka Uluslararası Edebiyat Günleri Muğla Üniversitesi'nde açıldı. Her açılış gününde olduğu gibi yoğun ve yorucuydu izlence. Ardı ardına açılış konuşmaları, ardı ardına oturumlar. Bu arada yeni tanışmalar (Ömer Türkeş, Bozan Yaman, Tülay Akkoyun), buluşmalar (Necmiye Alpay), yeniden karşılaşmalar (Neşe Yaşın, Namık Kuyumcu, Vecdi Çıracıoğlu, Şükrü Erbaş) ve yıllar sonra eski bir dost: Ayten Timuroğlu. Yirmi yıldan fazla oluyor Akyaka'ya ilk gelişim. Ayten, evini açmıştı bize. Sonra yaptığı resimlerle evimizin duvarlarını donattı. Şimdi de Nail Çakırhan Gençlik Ödüllerine katkıda bulunuyor her vakitki eli açıklığıyla. İlk üç değerlendirmeye birer resmini armağan ederek.

Gün, açılış konuşmalarının ardından onur konuğu Leylâ Erbil oturumuyla başladı. Beş konuşmacı, ikisi dışında, akademik gözle baktılar Erbil'in öykü ve romanlarına. En çok vurgulanan, Erbil'in zor bir yazar olması, çözümler sunmak yerine sergileme yapması, bir şeyi kabul ettirmek için yazmaması. Erbil, kendi konuşmasında da, buna yol açan “muhalif” kimliğini yeniden ortaya koydu 'kürsü' konusuna değinirken. 'Kürsü'den konuşmaya, yukarıdan bakmayı içerdiği için, karşı çıkarken, 'kürsü' karşısında yer alanları da eleştirmekten geri durmadı. Bu arada işçi sınıfına bağlılığının sürdüğünü vurguladı. İşçi sınıfının kalmadığı savına karşın, insanların yeniden işçi sınıfını yaratacağına inancını belirterek.

Ben katıldığım oturumda, daha önce hazırladığım doğrultuda konuştum. Kültür, şiir ve dilin iç içe üç ortam olduğunu, bu doğal ortamların içinde gözlerimizi açtığımızı, her üç ortamın da, yapacağımız seçim doğrultusunda yeniden düzenlendiğini söyledim. Benim yeğlediğim kültürün emeği odağına yerleştirdiğini, sanat anlyışımın bir savaşım kültürü içinde varolduğunu, şiirin aynı zamanda bir kültür taşıyıcısı olduğunu vurguladım. Bu taşıyıcılığın içinde dilin de yer aldığını, doğal dil ortamından şiir diline geçileceğini ekleyerek.

İki ülke iki şiir oturumunda, Hindistan ve Çin'den iki ozan söz aldı. Çinli ozan Li Li, İsveç'te yaşıyor, hem Çince hem İsveççe yazıyordu. Kendi şiirini seslendirirken klâsik Çin şiirinden bir ozanı da örnekledi. Hintli ozan Arundathi Subramaniam, İngilizce yazıyordu. Hindistan'da 23 resmî dilin içinde İngilizce de bulunduğu için yabancı bir dilde yazmadığını söyledi. Bu 23 dilde de edebiyat yapılıyordu. Bunların dışında kimi yörelerde çeşitli kabile dilleri de vardı. Niye Hintçe yazmadığı sık sık soruldu. O da, Hintçe diye bir dil olmadığını üşenmeden yineleyip durdu. Kendi vurgusuyla 'Hindî' diye bir dil olduğunu, ülkenin yalnız kuzeyinde konuşulduğunu, buna Hintçe denemeyeceğini belirtti.

Okuduğu şiirlerin Türkçesini dinlerken, 'yaşanan'a tanıklığın, günlük yaşamdan kesitlerin üzerinden konuşması hoşuma gitti. Elindeki İngilizce şiir kitaplarından birisini istedim. Eşimin aktarmasıyla daha yakından tanımak için.

Roman üzerine, 'çoksatarlık bir değer göstergesi olabilir mi?' tartışmasını da içeren oturumdan sonra, gençlik ödüllerinin dağıtılmasına sıra geldi. Nail Çakırhan'ın eşi Halet Çambel, sağlık sorunları nedeniyle gelememişti. Küçük bir sunum ve değerlendirme yapmak bana düştü. Ödüllerin üç önemli öğesinden biri, amacın belirlenmesiydi. Gençliğinde şiir yazarak yaşama başlayan, sonra da eğitim almadan mimarlık alanında bir sanatçı kimliği ortaya koyan Nail Çakırhan, böyle bir amaç için çok değerli bir seçimdi. Amaç doğrultusunda alınacak sonuçların tutarlılığı da ileride bu ödüle saygınlık kazandracaktı. Seçici kurul olarak, katılan gençlerin 'yaşanan'a yönelik, yaşamın içinden bakan şiirlerini değerlendirmeye çalışmıştık.

F i n l i    o z a n ı n   “a n l a t a n”   ş i i r i

24 Mayıs 2009 (Akyaka) / İkinci gün, Akyaka'da Köşem Café'de, gecikmeli oturumlarla başladı ve geç saatlere dek sürdü. Öykü ve roman konulu oturumlarda, bu alandaki çeşitli görünümler ele alındı. Yakın tarihten günümüze bir değerlendirme taraması yapıldı. Söyleşi ağırlıklı konuşmalarda ise medya ilişkileri, dergilerin ve ödüllerin bugünkü durumu gözden geçirildi.

Bu tür şenliklerde, bir yığınakla karşılaşmak ve yığınağın altında zaman zaman soluksuz kalmak kaçınılmaz. Çünkü ne kadar çok katılımcı olur da ne kadar çeşitli konuyu ele alırsa o kadar zengin bir şenlik olur sanılıyor. Yine öyleydi. İzleyenlerin dayanma gücünü zorlamakta dün de başarı kazanıldı. Araya şiiri de sıkıştırmaktan geri durmadılar. Finli ozanın yanına Kıbrıs'tan Neşe Yaşın'ı kattıkları gibi, bir bilim insanı aracılığıyla Kazak ozanı Abay'ı tanıttılar.

Finli ozan Sanna Tahvanainen, kendini tanıtırken, bir dizi düşkırıklığından söz açtı. Finli görüntüsüyle ilgiliydi bunların bir bölümü. Uzun boylu düşünülüyordu Finliler, oysa kısa boylu, hatta topluca biriydi. Uzun sarı saçlı olacağı bekleniyordu, oysa kazınık kafalıydı o. Fince duyacaklarını düşünenleri de düşkırıklığına uğratacaktı; çünkü İsveççe yazıyordu.

Bütün bunlardan dolayı değil, ama şiirinin özelliklerini duyunca şaşırdım. “Anlatan” bir şiir yazdığını öğrenmek beni hem şaşırttı hem sevindirdi. Hele uzun öyküler anlattığını öğrenince, Batı şiirini örnek gösterip şiirin artık bir şey anlatmakla yükümlü olmadığını ileri sürenleri bir daha anımsadım. Konuk ozanların sürpriz çevirmeni Necmiye Alpay yine yetişti, Finli ozanı Türkçe duyabilmemiz için.

A k ş a m   y e m e ğ i n d e

Akşam saatlerine dayanan günü, Azmak suyunda yapılan tekne gezintisiyle serinlettiler. Sonra da su kıyısında bir araya geldiğimiz akşam yemeğiyle noktaladılar. Gitar dersi alan Akyaka gençlerinin müziği eşliğinde masalara bölünen söyleşilerde benim payıma onur konuğuyla birlikte olmak düştü. Oktay Akbal ve eşiyle bir araya geldik yıllar sonra. Akyaka'da yaşadığına göre Akbal'la buluşmak sürpriz sayılmazdı; ama Orhan Suda ve eşiyle karşılaşmak tam bir sürpriz oldu. Londra'da buluşmanın anılarıyla başlayan ikili konuşmalarımız, zaman zaman 40 yıl öncenin Bâbıâli yıllarına giriş çıkışlarla ve yakın yılların gelişmeleriyle genişledi. Masada bir tanışma da uç verdi: Yan yana düştüğümüz Muhsine Helimoğlu Yavuz'la epeyce konuştuk.

Gece ilerledikçe masalardan eksilenler oldu, onların yerini başka masalardan gelenler aldı. Böylece Necmiye Alpay'la bir araya geldik daha geç saatlerde. Şiir çevirisi, dil sorunları, Temmuz İçin Yaralı Semah, yıllar ve ülkeler arası yolculuklarla buluşup ayrılan bir söyleşi gerçekleşti. Şarkılarla türkülerin iyice egemen olduğu gençlik kesiminin masasından çağrılar, benim için geceyi sona doğru yaklaştırdı. Türkü söylemeye çağırdıklarında, resim ve müzik derslerinden bütünlemeye kaldığımı, ancak şiir okuyabileceğimi söyledim. Kağıda bakmadan seslendirebildiğim tek şiir “Ağıt”tı. Otele dönmek üzere ayrılmadan önce onu okudum. Sonra da geceyi tümüyle orada ve onlarla bıraktım.

Y a ş a d ı ğ ı n ı   “i t i r a f”

27 Mayıs 2009 / Geziden döneli üç gün oluyor. Etkinliğin son gününde, sabah kahvaltısı, orman içinden geçip indiğimiz bir kıyıda, kumsala yakın ve denize karşı bir kır gazinosunda yapıldı. İlk okuma toplantısı, öğle saatlerindeydi ve şiire ayrılmıştı. Gökhan Cengizhan, Bozan Yaman ve Tahsin Şimşek'le şiir okuduk. Ben Temmuz İçin Yaralı Semah'tan 4 şiiri (Sivas Buluşması, Adım Metin Olsun, Nesimî, Gülsün'le Handan) seslendirdim. Ama okumaya başlamadan önce, izleyenler arasında eşleriyle birlikte yer alan Oktay Akbal ile Orhan Suda'ya değinerek, “Akyaka'ya gelmek benim için biraz da Oktay Akbal'a gelmektir” dedim ve bu okumayı onlara adadığımı söyledim. Ayrıca bir gün önce dinlediğimiz Finli ozanın öyküleyici şiir yazmasından yola çıkıp 80 sonrası karşılaştığımız “Batı'da böyle şiir yazılmıyor” savının ve saldırısının geçersizliğini vurguladım.

Öğleden sonraki oturumlar bitince hep birlikte Nail Çakırhan'ın koruma altına alınan müze evine gittik. Odaları dolaşırken, içinde yaşayanların nasılsa öyle bıraktığı eşyaları görmek ürpertici bir hüzündü. Bir sedirin üzerinde, daha yeni okunup da kapatılmış gibi öylece duran bir kitap, beni ayrıca çağrışımlara yöneltti. O kadar tutkuyla, hayranlıkla kimbilir kaç kez okuduğum, yararlandığım Yaşadığımı İtiraf Ediyorum, Neruda'nın olduğu kadar bu evi kuran Nail Çakırhan'ın da yaşadığını “itiraf” ediyordu.

Akşam yemeğini, Oktay Akbal ve Orhan Suda'nın çağrısıyla özel bir bahçede bir araya gelip yedik. Yıllar yıllar öncenin anılarına, yaşantılarına savrula savrula.

İstanbul Şiir Festivali'nden Şiirler

YÜREKLENDİRME (Niels Hav)

Ne denli iç ısıtıcı değil mi sizce de,
yok olacaklarını düşünmek
birkaç onyıla kadar
şaşkın bir dönemin ardından
emekliye ayrılan devlet başkanlarının,
düşünün ki yok olacaklar
aşınıma uğramış savlarıyla
şımarık çalışanları tv ve radyoların,
beceriksiz gazeteciler ve kapitalizme yaranmaya çalışan
bütün o yalakalar, hem de sonsuza değin!
Biz yok olacağız.
Onlar yok olacaklar.
Ben yok olacağım.
Sen yok olacaksın.
Her şey yok olacak.
Yaşasın!

YAS TUTAN AĞAÇ (Şeref Bilsel)

Ölüyü evden çıkarıyorlar
ölüyü dünyadan
ağladıkça
ölüyü gözden çıkarıyorlar
küllüğe basılmış sigara gibi
boynu bükük komşularkapıda bir çift ayakkabı
siyah mı? hayır simsiyah
su almasın diye kenarları dikişli
-nasıl büyür insan su almadan
gemiler büyür mü yere doğru-

susma!
bu gürültüye dayanamam diyor karısı
bir günlük gibi tutuyor bebeğini
duyguları alınmış, sesi alınmış, kaşları...
ölüyü çıkarıyor ağzından

terliyor bütün kelimeler
bakışlar kırmızı, mevsim yaz
bahçede dut ağacı
ömründe kar tutmamış
kesik kolları var onunyeşil öfkenin içinden
yas tutuyor bembeyaz


O DA GÜZEL (Mourid Banghouti)

Yatağımızda ölmek ne güzel
temiz bir yastık
ve yanımızda dostlar

Ölmek güzel, bir kereliğine,
ellerimiz göğsümüzde bağlı
boş ve solgun
yarasız, zincirsiz, pankartsız
ve dâvasız

Tozsuz bir ölümle gitmek güzel,
gömleğimizde bir delik
kaburgamızda nişanı olmadan

Ölmek güzel
yanağımızın altında kaldırım değil, beyaz bir yastık,
ellerimiz sevdiklerimizle,etrafımızda çaresiz doktorlar ve hemşireler,
zarif bir elvedadan başka hiçbir şeyimiz olmadan,
tarihle ilgisiz,
dünyayı olduğu gibi bırakıp,
bir gün bir başkası değiştirir
diye umarak

İŞLE BİTEN GÜZEL RÜYA (Zilhad Kljucanin)

Kaç devlet varsa
Köyde
O kadar ev var.

Her evde
Bayrak

İnsanlar çıkıyor
Her evden

Konuştukları dil
Bayrağın dili değil

Sessiz Yürüyüşe Çağrı

Sevgili dostlar,
Sizleri sanatçıların "sessiz yürüyüşüne" davet etmek isterim.
Tiyatroculara kulak verin.
Karanlık bir dönemde,"sessizliğe" kulak verin isterim.
Bu 20-30 dakikalık bir yürüyüş.
GENCO ERKAL
TARIK AKAN
GÜLRİZ SURURİ
RUTKAY AZİZ
ZUHAL OLCAY
SELÇUK YÖNTEM
YILDIZ KENTER
ile birlikte olalım..
Yarın yüzlerce sanatçı, yüzlerce sanatsever orada buluşacağız..
Endişeli bir dönemden geçmekteyiz..
Destek olalım...
Karanlıkları ilk hisseden sanatçılardır, kulak verelim. Buluşalım.. Sessizce yürüyelim...

Dostlar;
Bir konu daha var paylaşmak istediğim.

Sanatçılar aydınlık bir Türkiye'den yana sessizce yürüyecek, ama bazı arıza sesler de çıkmaya başladı bile...
Bu günkü Taraf gazetesi...
Bu gazete, bu yürüyüşün yapılmasına anlaşılan son derece karşı...
Yürüyüşe katılmayacak olan sanatçıları konuşturtmuşlar... ZEYNEP TANBAY... LALE MANSUR... DENİZ TÜRKALİ...
Bu sanatçılar bu yürüyüşe katılmayarak "gerçek demokrat" olduklarını ispatlamışlar Taraf gazetesinin gözünde... Demokrasi onlardan sorulur olmuş...
Açıkçası şaşırmamak elde değil...
Yarın yüzlerce , belki de binlerce sanatçı Galatasaray lisesinin önünde olacağız... Taraf gazetesinin sanatçılara daha saygılı, daha anlayışlı, daha hassas olmasını arzu ederdik halbuki...
Üzüldüm açıkçası bu haberle karşılaşınca.

Haberin başlığı da oldukça sağlıksız;
"SAHNE BÖLÜNDÜ!!!" ..
Bu ne demek? Biz bölücü müyüz şimdi de?
Gülriz Sururi ve Genco Erkal'ın resimlerinin üzerinde "Cumhuriyetçiler", Deniz Türkali ve Zeynep Tanbay'ın resimlerinin üzerinde ise "Demokratlar" yazılmış...
"Cumhuriyetçiler ve Demokratlar"...
Amerika'daki gibi....
Bir farkla; Amerika'da "Cumhuriyetçiler" sağcıdır..

Sormak lâzım "Taraf" gazetesine;
Ömrünü Nâzım Hikmet'e, Brecht'e, Gogol'e, Becket'a adamış, geçen sezon Madımak katliâmını konu alan belgesel dram "Sivas93"ü yüzbinlerce insana seyrettirmiş, ve şu anda Tiyatrosunda "Karl Marx'ın Dönüşü" oyununu sahneye koyan bir Genco Erkal sağcı mıdır?

Kimi zaman hapislere girmiş onca sanatçı sağcı mıdır?
Demokrat değil midir?
Bunca yıl, her tür zorluğa göğüs gererek sanatlarını icra eden sanatçılarımıza bu tür yakıştırmalar yapmak gerçekçi midir?

Başka bir acıklı konu ise;
Taraf'da , uzun bir açıklama metni yazmış olan Koreograf Zeynep Tanbay! Zeynep hanım Atatürk'den o derece rahatsız ki, baleyi "belden aşağı sanat" olarak nitelemiş bir "yobaz zihniyeti" kendisine, Atatürk aydınlanmacılığından daha yakın hissetmiş anlaşılan.
Şaka değil bu. Gerçek..
Çok tuhaf bir dönemde yaşıyoruz.
Acınası.. Muallak..

Esen kalın
Her zaman dostlukla
içtenlikle

FAZIL SAY

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu